Birtürk Özkavak Eskişehir’de doktorluk yapıyor. Bir yandan mesleğini yapıyor, meslek örgütünde çalışıyor, tabip odasının dergisini çıkarıyor. Doğum yeri olan Hacıbektaş’ta düzenlenen şenliklerin programına katkıda bulunuyor. Bir de şiir yazıyor. Beş kitabı var: Dizelerden Vizöre Hacıbektaş, Gümüş Pervaneli Tayyare, Başka Şiir Lazım, Kalender İsyanı, Sıradaki Cumhuriyet İşçilere Gelsin Kavgalı… Çatışmalı bir dünyada örgütlü bir insanın, masasında imgelerle boğuşan bir şairin dünyaya ve insana bakışını yansıtıyor şiirleri.
Gümüş Pervaneli Tayyare’de “Şimdi anlamsızdır okuduğun kitaplar, hiçbir sözcük rastlantı değildir…” dizelerinden yola çıkarsak, şiirinizin edebi kaynakları nerelerden besleniyor?
Şiir yalnızca okuduğumuz kitaplardan değil, yaşadığımız hayattan da beslenir. Ayrıca edebiyat bana önemli kapılar açtı; Nâzım Hikmet’in coşkusu, Ahmed Arif’in direngen sesi, Turgut Uyar’ın imge dünyası, Edip Cansever’in insan merkezli dili, Ahmet Telli’nin toplumsal lirizmi, Haydar Ergülen’in duyarlığı ve Gülten Akın’ın sahiciliği şiir yolculuğumun durakları oldu. Ancak şiirimi belirleyen asıl kaynak, hayatın kendisidir.
Çocukluğumun geçtiği Hacıbektaş coğrafyası, Anadolu’nun taşı, ağacı, rüzgarı ve hekimlik mesleğinin her gün karşıma çıkardığı insan hikayeleri şiirimin ana damarlarını oluşturuyor. Muayene odasında dinlediğim hayatlar, çoğu zaman okuduğum kitaplar kadar öğretici oldu. Çünkü şiir, yalnızca kütüphanelerde değil, insanların yüzünde, sesinde ve suskunluğunda da yazılıdır.
Şiirlerimde doğa, bir dekor değil; belleğin taşıyıcısıdır. Ağaçlar, kuşlar, taşlar, bulutlar ve nehirler geçmişle bugün arasında görünmeyen bağlar kurar. Benim için bir taş yalnızca taş, bir tren yalnızca tren değildir; her biri insanın ve tarihin hafızasını içinde taşır.
Hayatın çelişkileri derinleşirken şiirin sorumluluğunun da arttığına inanıyorum. Ama şiir sloganla kurulmaz. Düşünce, estetik bir derinlik kazanabildiği ölçüde şiire dönüşür. İmgeyi gerçeği gizleyen değil, ona daha yakından bakmayı sağlayan bir imkan olarak görüyorum. Bu yüzden şiirlerimde bireysel acıyla toplumsal hafıza, aşkla direniş, doğayla tarih yan yana yürür.
Gümüş Pervaneli Tayyare’de söylediğim gibi, hiçbir sözcük rastlantı değildir. Her kelime, geçmişten geleceğe uzanan uzun bir yolculuğun izini taşır. Benim şiirimin asıl kaynağı da insanın bitmeyen arayışı, belleği ve yaşamın kendisidir.
‘Bireysel olanla politik olan arasında ayrım olduğuna inanmıyorum’
Şiiriniz yer yer politik, yer yer bireysel etkilenimleri içeriyor. Bireysel olanla politik olan arasında sizce nasıl bir bağlantı var?
Ben bireysel olanla politik olan arasında kesin bir ayrım olduğuna inanmıyorum. İnsanın en kişisel sandığı acılar, sevinçler, aşklar, ayrılıklar ve kayıplar bile yaşadığı toplumun izlerini taşır. Politik olan, bireyin yaşamına sonradan eklenen bir söylem değil, o yaşamı biçimlendiren tarihsel koşulların kendisidir. Gümüş Pervaneli Tayyare’de belleğin, çocukluğun ve kayıpların izini sürerken bile memleket hep dizelerin içindeydi. Kalender İsyanı’nda kişisel hafızamı toplumsal hafızayla buluşturdum; tarihe bugünü anlayabilmek için yöneldim. Sıradaki Cumhuriyet İşçilere Gelsin ise bireyin hikayesini emeğin, eşitsizliğin, savaşın ve adalet arayışının içine yerleştiriyor. Sınıf mücadelesinin izlerini bireysel yaşamlarda gösteriyor. Çünkü bana göre şiir yalnızca “ben”i değil, “biz”i de kurar.
Şiirimde politik olan sloganın, bireysel olan da yalnızca duygunun karşılığı değildir. Bir aşk şiirine sınıflı bir toplumun gölgesi düşebilir; bir direniş şiirinde tek bir insanın kırgınlığı bütün bir çağın özeti olabilir. Şiir tam da bu kesişme noktasında doğar. Bu yüzden benim şiirimde “ben”, hiçbir zaman yalnız değildir; arkasında tarih, emek, bellek ve ortak insanlık deneyimi vardır.
Geçmişin direniş hafızasından geleceğe…
“Köylük yerdir modası geçti buraların…” dizelerinden hareketle, Kalender İsyanı ile Sıradaki Cumhuriyet İşçilere Gelsin arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Bugün nasıl bir cumhuriyet düşünüyorsunuz?
Kalender İsyanı ile Sıradaki Cumhuriyet İşçilere Gelsin ilk bakışta farklı zamanlara ait iki kitap gibi görünebilir. Oysa ben onları aynı nehrin iki kıyısı olarak görüyorum. Biri geçmişin direniş hafızasını, diğeri o hafızanın geleceğe uzanan umudunu taşıyor.
Kalender İsyanı’nda tarihin yalnızca kazananların değil, yenilenlerin, isyan edenlerin ve adı unutturulanların da tarihi olduğunu anlatmaya çalıştım. Beni ilgilendiren geçmişin romantizmi değil; bugüne ulaşan damarlarıdır. Geçmiş, müzeye kaldırılmış bir eşya değil; bugünü anlamamızı sağlayan canlı bir bellektir.
Kalender Çelebi’nin isyanıyla bugünün işçisinin, emekçisinin ve yoksulunun adalet arayışı arasında tarihsel biçimler değişse de ortak bir eşitlik özlemi vardır. Ben tarihe orada kalmak için değil, bugünü daha iyi okuyabilmek için dönüyorum. Her isyan, geleceğe bırakılmış bir sorudur.
Sıradaki Cumhuriyet İşçilere Gelsin ise bu soruya bugünün içinden verilmiş şiirsel bir yanıttır. Buradaki cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değil; emeğin sömürülmediği, yurttaşlığın sınıfsal ayrıcalıklarla bölünmediği, işçilerin kendi geleceklerinin, ürettikleri her şeyin nasıl paylaşılacağına dair karar verdikleri; kadınların, çocukların, doğanın ve bütün ezilenlerin eşit yurttaşlar olarak yaşayabildiği toplumsal bir ufuktur.
Bu nedenle Kalender İsyanı belleğin, Sıradaki Cumhuriyet İşçilere Gelsin ise umudun kitabıdır. Benim şiirimde tarih geride kalmış bir zaman değil; geleceğin kuruluşuna hâlâ söz söyleyen canlı bir sestir.
İnsana, eşitliğe ve daha adil bir geleceğe…
Son olarak, Başka Şiir Lazım nasıl bir şiir olabilir? Günümüz şiirine dair neler söylemek istersiniz?
Başka Şiir Lazım iddialı bir isim; bunun farkındayım. Ama bu iddia, bugüne kadar yazılmış şiiri reddetmekten değil, değişen hayatın yeni bir şiir dili talep ettiğine inanmaktan kaynaklanıyor. Şiir, yaşadığı çağın tanığıdır. İçinde bulunduğu toplumun çelişkilerini, umutlarını, acılarını ve mücadelelerini taşımıyorsa yalnızca estetik bir nesneye dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bugün şiirde en çok eksikliğini hissettiğim şey, emekçilerin, ezilenlerin ve toplumsal hayatın, mücadelenin giderek görünmez olmasıdır. Oysa bunları şiire taşımak gerekir. Asıl mesele, hayatın gerçekliğini estetikten ödün vermeden şiirin diline dönüştürebilmektir. Şiirin görevi yalnızca tanıklık etmek değil; insanın umut duygusunu, adalet arayışını ve ortak hafızasını canlı tutmaktır. Benim şiirim bellekle bugünü, bireysel olanla toplumsal olanı, lirizmle politik bilinci aynı şiirde buluşturmaya çalışıyor. “Başka şiir” dediğim şey de budur: Hayattan uzaklaşmayan, ama hayatı estetik bir deneyime dönüştüren; insana, eşitliğe ve daha adil bir geleceğe olan inancını koruyan şiir.