Türk hukuk sisteminde seçimlerin yönetimi ve denetimi görevi Anayasa tarafından Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) verilmiştir. Anayasa’nın 79. maddesi, seçimlerin başlamasından sonuçların kesinleşmesine kadar geçen sürecin dürüstlük içinde yürütülmesinden YSK’nın sorumlu olduğunu belirtmekte ve Kurul kararlarının kesin olduğunu hükme bağlamaktadır. Bu nedenle uzun yıllardır yerleşmiş hukuk anlayışına göre YSK’nın verdiği kararlar herhangi bir mahkeme tarafından bozulamaz, iptal edilemez veya yeniden değerlendirilemez. Ancak son yıllarda özellikle siyasi partilerin kongre ve kurultaylarına ilişkin davalarda ortaya çıkan tartışmalar, seçim hukukunun kesinlik ilkesi ile genel hukuk düzeninin hukuka aykırı işlemleri denetleme yetkisi arasında önemli bir gerilim bulunduğunu göstermektedir.
Meselenin merkezinde şu soru bulunmaktadır: Bir seçim veya kurultay YSK gözetiminde gerçekleştirilmiş ve sonuçları kesinleşmiş olsa bile, sonradan ortaya çıkan sahtecilik, rüşvet, tehdit, irade fesadı veya benzeri ağır hukuka aykırılıklar nedeniyle bu işlemin geçersizliği mahkemeler tarafından tespit edilebilir mi? Daha açık ifadeyle, YSK’nın seçim sonucunu kesinleştirmiş olması, seçim sürecinde işlenmiş olabilecek suçların ve hukuka aykırılıkların yargısal incelemesini tamamen ortadan kaldırmakta mıdır?
Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle seçim işlemi ile seçim sürecinde işlenen suçların birbirinden ayrılması gerekir. Seçimin yapılması, oyların sayılması, tutanakların düzenlenmesi ve sonucun ilan edilmesi seçim hukukunun konusudur ve bu alan esas itibarıyla YSK’nın yetki sahasına girmektedir. Buna karşılık seçim sürecinde işlenen sahtecilik, rüşvet, tehdit, şantaj, dolandırıcılık veya örgütlü suç faaliyetleri ise ceza hukukunun konusudur. Bu nedenle bir seçim işleminin YSK tarafından uygun bulunmuş olması, seçim sürecinde suç işlendiği iddialarının savcılık ve mahkemeler tarafından araştırılmasına engel teşkil etmez.
Örneğin bir kurultay veya seçim sırasında delegelere maddi menfaat sağlandığı, sahte belgeler düzenlendiği veya oy verme iradesinin baskı altına alındığı yönünde deliller ortaya çıkarsa ilgili kişiler Cumhuriyet savcılığına başvurabilir. Savcılık soruşturma yürütür; yeterli delil elde edilmesi halinde kamu davası açılır ve görevli ceza mahkemesi suçun işlenip işlenmediğini değerlendirir. Mahkemenin görevi seçim sonucunu belirlemek değil, isnat edilen suçların gerçekleşip gerçekleşmediğini tespit etmektir. Bu nedenle bir ceza mahkemesi doğrudan “seçim iptal edilmiştir” şeklinde karar vermez; fakat seçim sonucunu etkileyen suçların işlendiğini tespit edebilir.
Sorunun karmaşık hale geldiği nokta tam da burasıdır. Çünkü bazı durumlarda mahkemenin tespit ettiği hukuka aykırılık yalnızca bireysel bir suç olmaktan çıkmakta, seçimin meşruiyetini doğrudan etkileyen bir niteliğe bürünmektedir. Eğer seçimin sonucu delegelerin veya seçmenlerin özgür iradesiyle değil de rüşvet, baskı veya sahtecilik yoluyla şekillenmişse, ortaya çıkan sonuç hukuken geçerli kabul edilebilir mi? Hukuk devletinin temel ilkeleri bakımından bu soruya kayıtsız kalmak mümkün değildir. Çünkü hukuk düzeni bir taraftan seçimlerin kesinliğini korumaya çalışırken diğer taraftan açık hukuka aykırılıkların sonuç doğurmasına da izin veremez.
Kamu seçimleri bakımından baskın görüş, Anayasa’nın 79. maddesi nedeniyle YSK kararlarının kesin olduğu yönündedir. Milletvekili, cumhurbaşkanlığı ve mahallî idare seçimlerinde YSK tarafından kesinleştirilen sonuçların normal yargı mercileri tarafından ortadan kaldırılması mümkün görülmemektedir. Bu yaklaşımın temel gerekçesi, seçimlerin sürekli dava konusu yapılmasının siyasal istikrarsızlık yaratacağı ve demokratik meşruiyeti zedeleyeceği düşüncesidir. Bu nedenle seçim hukukunda “kesinlik ilkesi” özel bir önem taşımaktadır. Bir noktadan sonra seçim sonucunun tartışma dışı bırakılması ve devlet hayatının devamının sağlanması amaçlanmaktadır.
Bununla birlikte kesinlik ilkesi hiçbir zaman suç işleme özgürlüğü anlamına gelmez. Seçim sonucunu etkileyen suçlar tespit edildiğinde ceza sorumluluğu doğmaya devam eder. Hile yapanlar, sahtecilik gerçekleştirenler veya baskı uygulayanlar cezalandırılabilir. Ancak kamu seçimlerinde ortaya çıkan bu ceza sorumluluğunun seçim sonucunu doğrudan değiştirmesi konusunda anayasal sınırlar bulunmaktadır. Bu nedenle kamu seçimlerinde ortaya çıkan hukuka aykırılıkların seçim sonucuna etkisi konusunda ciddi anayasal tartışmalar yaşanmaktadır.
Siyasi partilerin kongre ve kurultaylarında ise durum farklıdır. Çünkü siyasi partiler kamu tüzel kişisi değil, özel hukuk yönü de bulunan anayasal kuruluşlardır. Kurultaylar yalnızca seçim işlemi değildir; aynı zamanda bir tüzel kişinin organ oluşum sürecidir. Bu nedenle siyasi parti kongreleri ve kurultayları Türk Medeni Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu çerçevesinde yargısal denetime tabi tutulabilmektedir. Nitekim uzun yıllardır dernek, vakıf, sendika ve siyasi parti kongrelerine ilişkin birçok uyuşmazlık hukuk mahkemelerinde görülmektedir.
Bu çerçevede bir kurultayda delegelerin iradesinin ağır biçimde sakatlandığı, oy verme sürecinin hukuka aykırı yöntemlerle yönlendirildiği veya seçim sonucunun sahtecilik yoluyla değiştirildiği tespit edilirse hukuk mahkemeleri kongrenin veya kurultayın geçersizliğine karar verebilmektedir. Burada verilen karar YSK kararını bozmak olarak değil, hukuken sakat bir işlemin geçersizliğini tespit etmek olarak yorumlanmaktadır. Özellikle “mutlak butlan” kavramı bu noktada önem kazanmaktadır. Mutlak butlan, bir hukuki işlemin kurucu unsurlarındaki ağır eksiklik veya sakatlık nedeniyle baştan itibaren yok hükmünde sayılması anlamına gelir. Eğer mahkeme kurultayın temelinde bulunan iradenin hukuka aykırı yöntemlerle oluşturulduğu kanaatine ulaşırsa, kurultay sonucunun hiç doğmamış sayılması gerektiği sonucuna varabilir.
Son dönemde CHP kurultayı hakkında yürütülen tartışmalar da esas itibarıyla bu hukuki çerçeve etrafında şekillenmektedir. Tartışmanın özü, mahkemenin bir YSK kararını ortadan kaldırıp kaldırmadığı değil, kurultayın hukuki geçerliliğini denetleme yetkisine sahip olup olmadığıdır. Bir görüşe göre siyasi partilerin kurultayları genel hukuk kurallarına tabidir ve ağır hukuka aykırılıklar ortaya çıktığında mahkemeler mutlak butlan kararı verebilir. Karşı görüş ise YSK gözetiminde yapılmış ve kesinleşmiş bir seçim sonucunun dolaylı biçimde ortadan kaldırılmasının Anayasa’nın 79. maddesiyle bağdaşmayacağını savunmaktadır.
Sonuç olarak Türk hukukunda seçimlerin kesinliği ilkesi ile hukuka aykırı işlemlerin yargısal denetimi arasında hassas bir denge bulunmaktadır. YSK kararlarının kesin olması, seçim sürecinde işlenen suçların soruşturulamayacağı anlamına gelmemektedir. Savcılıklar ve mahkemeler suçları araştırabilir, failleri cezalandırabilir ve hukuka aykırılıkları tespit edebilir. Ancak bu tespitlerin seçim sonucuna nasıl yansıyacağı seçim türüne göre değişmektedir. Kamu seçimlerinde anayasal kesinlik ilkesi daha güçlü bir koruma sağlarken, siyasi parti kurultaylarında genel hukuk kurallarının uygulanma alanı daha geniştir. Bu nedenle CHP kurultayı etrafında ortaya çıkan tartışma yalnızca bir parti içi uyuşmazlık değil, aynı zamanda Türk hukuk sisteminde seçimlerin kesinliği ile hukuk devletinin hukuka aykırılıkları giderme yükümlülüğü arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına yol açan önemli bir anayasal mesele niteliği taşımaktadır.
*Hasan Köse, tarihçi ve araştırmacı.