Ana içeriğe geç

Belediye bürokratının kaçırılması yeni bir dalganın işareti mi?

Yeni nesil çeteler sokakta yeni bir şiddet dalgası başlattı. İBB Kültür AŞ’nin müdür yardımcısının fidye için kaçırılması… “Sokak hakkı” adı altında, haraç talepleri… Bu olgular yeraltı sokağında yaşanan bir değişimi mi gösteriyor?

Belediye bürokratının kaçırılması yeni bir dalganın işareti mi?
Evrensel
16

1994 yılı. İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesinin salonunda, o yıllar için bile sıra dışı bir dava görülmektedir. Davanın en tartışmalı yerinde bir söz mahkeme salonunda yankılanır: “Rüşvetin belgesi mi olur ulan p...”

12 Eylül darbesinin ardından başlayan Özal’lı yılların simgesi olur bu söz. Dönemi özetleyen bir cümledir. Yargılananlar ve davada ismi geçenler arasında kimler yoktur ki? Dönemin büyük bankalarından birinin genel müdürü olan ve Özal’ın prensi diye bilinen Engin Civan, yine en büyük inşaat patronlarından Selim Edes, mafya babası Dündar Kılıç, onun damadı Alaattin Çakıcı, Semra Özal...

‘80’lerde başlayıp ‘90’lı yılların ortalarına dek Türkiye mafyasının en önemli gelir kalemi çek-senet işleriydi. Ekonomik krizle ortaya çıkan çok sayıda karşılıksız çek/senet sorununun çözümü için ‘yeraltı dünyası’na başvuruluyordu ve 12 Eylül sonrasında yeraltı işlerine yönelen ülkücü mafyayla da özdeşleşen bir alandı. Kamuoyuna Civangate olarak geçen yukarıdaki dava, bu olayların zirve noktalarından biriydi. Selim Edes, bankanın genel müdürüne 100 milyon dolarlık bir kredi için 3.5 milyon dolar rüşvet vermiş; para alınamayınca rüşvet geri istenmişti. Ancak banka genel müdürü rüşvetin üzerine yatınca iş, Selim Edes’in eşinin aracılığıyla Semra Özal’a, oradan da “Bir hatırlı kişi rica etti” diye ifade veren Dündar Kılıç’a gitmişti.

Kriz yeraltı dünyasını belirliyor

Son yıllarda yeraltı dünyasındaki en büyük değişim, ‘yeni nesil çeteler’in ortaya çıkışı oldu. Birkaç yıldır Daltonlar, Casperlar, Çirkinler vb. grupların davalarını izlerken ve dosyaları okurken, ’90’ların ‘çek-senet mafyası’na benzer olayların yaşandığı fark ediliyor. Fakat yeni nesil çetelerin haraç alma ya da parasal anlaşmazlıklara müdahale yöntemi, ’90’ların devlet ile iç içe geçmiş mafya düzeninden önemli farklılıklar da taşıyor. Geçmişin mafyası doğrudan konunun muhataplarına yönelir, borcun üzerine kendi komisyonunu da ekler ve borçlunun üzerine giderdi.

Yeni nesil çetelerin saldırısına uğrayanlar ise başlangıçta neden hedef alındıklarını dahi anlamakta zorlanıyor. Kendilerine ‘şapkalılar’ diyen Okmeydanı çıkışlı grubun yaptığı bir saldırıda evi kurşunlanan Kadir Demirbaş’ın başına gelenler bunun çarpıcı örneklerinden birisi. Başlangıçta bu saldırının kendisine yapıldığını hiç düşünmeyen Demirbaş, saldırı sebebini gelen bir telefonla öğrendi. Karşıdaki ses, “Sarp Tarhanacı’ya söyle, ödememizi yapsın; telefonlara cevap versin, telefonlarımızı açmıyor” diyordu. Adı geçen kişi, Demirbaş’ın kayınbiraderinin muhasebecilik yaptığı şirketin patronuydu. Demirbaş, yakın kan bağı bile olmayan biri yüzünden hedef alınmıştı.

‘Amcanın günahını tüm aile ödeyecek’

Bir başka örnekte ise Ümraniye’de ikamet eden bir kadın, sabah saatlerinde polislerin kapısını çalmasıyla uyandı. Evinin önündeki aracı kurşunlanmıştı. O da önce bunun nedenini anlayamadı. Bir yanlışlık olduğunu düşündü. Ancak telefonuna yurt dışı menşeli bir numaradan gelen mesajla konu anlaşıldı. Ankara’da oturan ve uzun süredir görüşmediği amcasına ulaşması isteniyordu. Mesajda ‘Amcasının günahını tüm ailenin ödeyeceği’ yazıyordu. Genç kadın ifadesinde kimseyle husumeti olmadığı, amcasıyla da uzun süredir görüşmediğini söyleyecekti.

Bu asimetrik saldırıların trajik sonuçları da oluyor: 2020’de Kocaeli’de bir lisenin müdür yardımcısı olan Mahir Çoğaç, kardeşinin işlediği bir cinayetin intikamı için Baygaralar grubu tarafından öldürülmüştü.

Bu yeni çetelerin sokaklardan haraç almasının da giderek yaygınlaştığı görülüyor. Bu dosyalarda uyuşturucunun ve onun sokaklardaki dağıtımının yeni nesil suç dünyasının gelirlerinde daha büyük bir kalem olmasını beklersiniz. Oysa iddianamelerde, özellikle kurşunlama vakalarına bakıldığında, neredeyse bütün olayların çek-senet mafyasını andırır şekilde borç tahsilatı ve işletmelerden haraç alma olduğunu görüyoruz. Bunda özellikle küçük işletmelerin yaşadığı ekonomik krizin ve bu işletmelerin çeteler açısından kolay hedef olmasının da payı var. Popüler gece kulüplerinin yanı sıra mahalle marketleri ve dönerciler bile hedefe konabiliyor. “Sokağın hakkını vereceksin”, “Cezaevi hakkını ödeyeceksin” gibi söylemlerle esnaf hedef alınıyor.

Bunlar yalnızca çetelerin hakim olduğu mahallelerde yaşanmıyor; her grup, sahip olduğu güç ve istihbarat kapasitesi ölçüsünde farklı bölgelerde de haraç topluyor: Nişantaşı’da bir gelinlik mağazası, Beşiktaş’ta popüler bir gece kulübü...

Belediye bürokratını kaçıran ‘profesyoneller’

Geçtiğimiz hafta İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Kültür AŞ Genel Müdür Yardımcısı Erhan Karaal’ın kaçırılması ve faillerinin yakalanması, yeraltı dünyasındaki bu değişimle bağlantılı olabilir. Karaal, Maltepe’de kaçırıldıktan dört gün sonra garip bir şekilde kurtarılmıştı. Kaçıranlar, Erhan Karaal’ın ifadesine göre, “Sen Kültür AŞ’nin başındaki kişisin, sende para vardır” diyerek 500 kilo altın istemişlerdi. Yine Karaal’ın ifadesine göre failler son derece profesyoneldi: Defalarca araç değiştirilmiş, muhtemelen kameralardan kaçmak için Avrasya Tüneli birkaç kez kullanılarak şehirde dolaştırılmıştı. Ve hikaye garip şekilde, rehin tutulduğu inşaatta onu gören işçilerin durumu polise bildirmesiyle sonuçlanmıştı.

Bir yönüyle profesyonel, ama diğer yönüyle de oldukça sakil bir operasyon. Eğer arkasında başka yönlendirmeler olduğu ortaya çıkmazsa, bu olay sokak çetelerinin serseri mayın gibi hedef aradığı örneklerden biri olabilir. İmamoğlu operasyonu ve kamuoyuna yansıyan rüşvet iddialarından etkilenen çete üyelerinin kendi inisiyatifleriyle harekete geçmiş olmaları mümkün; ama bir başka güç tarafından İmamoğlu ve belediye bürokratlarına yönlendirilmeleri ihtimali de göz ardı edilmemeli. Ekrem İmamoğlu da mahkemede, haklarındaki suçlamaların kendilerini bu tür saldırıların hedefi haline getirdiğini söyledi.

Yeraltı dünyasındaki her büyük değişim, kuralsız ve şiddet dozu son derece yüksek bir başlangıçla gerçekleşir. İtalya’dan Amerika’ya gelen göçmenlerin yoğun olduğu New York, New Orleans ve Chicago gibi şehirlerde, 1890’larda haraç alma İtalyan çetelerinin ilk eylemleriydi. Dükkanlardan koruma parası adı altında para talep ediliyor, ödeme yapılmazsa dükkanlar yakılıyordu. İtalyan mafyası güçlendikçe ve içinden çıkan büyük gruplar sokaklarda kendi düzenlerini kurup başka gelir getiren işlere yöneldikçe, haraç alma nispeten azaldı.

Bugün de İstanbul gibi büyük metropollerin varoşlarında ortaya çıkan bu çeteler, palazlanmalarının başlangıcında ilk olarak esnafa yöneliyor. Daltonlar, Casperlar, Baygaralar gibi gruplar artık bu “küçük işlere” belki bakmıyor. Ama arkalarından gelenler ilk sermayelerini buradan yapmaya çalışıyorlar. İBB Bürokratı Karaal’ın kaçırılması ya da yeni açılan bir semt marketinden “sokak hakkı” istenmesi gibi olayların, artan yoksulluğun etkisiyle daha da yaygınlaşacağını öngörebiliriz. Yoksul gençliğin kendilerince bu tür ‘çıkışlar’ aradığı yeni bir dönemin eşiğinde olduğumuzu söylemek sanırım çok abartılı olmaz.

Kaynağa Git

İlgili Haberler