Klimt’in parıltılı dünyasından çıkıyor; çizgilerin sertleştiği, duyguların en ham ve dürüst haliyle yüzümüze çarpıldığı bir yere adım atıyoruz. Klimt’in yakından desteklediği, ama onun mirasını çok daha sarsıcı bir boyuta taşıyan Egon Schiele karşımızda. Egon Schiele, 1890’da Viyana yakınlarındaki Tulln’da doğdu. Genç yaşta resme olan olağanüstü yeteneğiyle dikkat çekti ve 16 yaşında Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne kabul edildi; ancak akademinin katı kurallarına başkaldırarak kısa sürede ayrıldı.
Gustav Klimt onun cesaretini ve özgünlüğünü fark eden ilk isimdi; genç Schiele’ye hem maddi destek sağladı hem de onu Viyana sanat çevresiyle buluşturdu. Schiele, Klimt’in süslü estetiğinden beslenirken onu hızla geride bıraktı. Figürlerini çarpıttı, renkleri çiğleştirdi, insan bedenini bir itiraf aracına dönüştürdü. Bu cesaret ona pahalıya patladı; 1912’de “müstehcen” eserler ürettiği gerekçesiyle tutuklandı ve kısa süreliğine hapsedildi. Hapishane günleri onu yıkmadı, aksine sanatını daha da karanlık ve içten bir yere taşıdı. Wally Neuzil ile fırtınalı ve ilham dolu yıllar geçirdi; ardından Edith Harms ile evlendi. 1918’de henüz 28 yaşındayken, eşini ve ardından kendisini İspanyol Gribi’ne kaptırdı. İşte bu kısa ve sarsıcı hayatın tam ortasında, savaşın en karanlık döneminde doğdu The Embrace…

THE EMBRACE 1917
Tablonun önüne geçtiğim ilk anda, Schiele’nin alışık olduğumuz tekinsiz figürlerinden farklı bir şeyle karşılaşıyorum. Buruşuk bir çarşafın ortasında, birbirine tutunurcasına sarılmış bir kadın ve bir erkek. Alt bedenleri birbirinden ayrılıyor gibi görünse de üstte tam bir sığınma var. Kemikli sırtlar, gergin kaslar, tendeki çiğ renk geçişleri; bunlar tanıdık. Ama Schiele burada kışkırtıcı bir çıplaklık peşinde değil. Açık pozlardan ve delici bakışlardan kaçınıyor; bunun yerine bedenleri birer içsel durum taşıyıcısına dönüştürüyor. Figürlerin somut kimliklerinin ötesinde evrensel bir şey var bu tuvalde: arzu ve ayrılık, şefkat ve umutsuzluk, hepsi aynı anda ve aynı kucaklaşmanın içinde.
Detaylara bakınca psikolojik gerilim daha da belirginleşiyor. Kadının erkeğin saçlarını kavrayışı, erkeğin kadını hem koruyarak hem de ona muhtaç olarak sarışı… Sanki dışarıda bir kıyamet kopuyor; bu iki insan yalnızca birbirlerinin varlığıyla ayakta durmaya çalışıyor. Schiele’nin bu eseri I. Dünya Savaşı’nın en karanlık döneminde, eşi Edith ile olan ilişkisinden ilhamla çizdiği söylenir. Bu bilgiyle tuvale döndüğümde, sert fırça darbelerinin arkasındaki şefkati ve sığınma arzusunu çok daha derinden hissediyorum.
Bu kucaklaşmanın ağırlığı, Schiele’nin hayatındaki keskin bir kırılma noktasında gizli. Ressam, yıllarca hem modeli hem de hayat arkadaşı olan Wally Neuzil ile yollarını ayırıp Edith Harms ile evlendiği dönemin hemen ardından bu tuvali boyamıştır. Birçok sanat tarihçisine göre tuvaldeki kadın Edith’tir; Schiele’nin o dönem sığındığı güvenli limandır. Fakat fırçadaki hüzne bakınca insan sormadan edemiyor: Bu kucaklaşma yeni bir aşkın heyecanı mı, yoksa geride bırakılanların yarattığı suçluluğun dışavurumu mu? Üstelik tablonun yapılmasından yalnızca bir yıl sonra, 1918’de, hamile olan Edith önce İspanyol Gribi’nden hayatını kaybetti; üç gün sonra Schiele de aynı salgına yenildi. Henüz 28 yaşındaydı. Bu trajik son, tuvaldeki “birbirine sığınma” duygusunu tarif edilmez bir ağırlığa büründürüyor.
Bu sığınmayı tam anlamıyla kavramak için Death and the Maiden (Ölüm ve Genç Kız, 1915) tablosuna da bakmak gerekir.

Schiele, Edith ile evlenmeye karar verip Wally’yi terk etmek zorunda kaldığında bu tuvali yapmıştır. Ölümün kollarına sarılmış genç kız Wally’dir; ölüm figürünün yüzü ise Schiele’nin kendisine aittir. Bu, sadece bir aşkın bitişi değil; suçluluğun, çaresizliğin ve kopuşun tuvale dönüşmüş halidir. Schiele burada aşk, ayrılık ve ölümün aslında ne kadar iç içe geçtiğini sanat tarihinin kalbine kazımıştır. Schiele, insan psikolojisini hiçbir filtre koymadan tuvale aktararak 1918’de, henüz 28 yaşında bu dünyadan ayrıldı. 1917’de tamamladığı The Embrace ise ölümünden yalnızca bir yıl önce yapılmış, adeta son büyük veda niteliğindeki eserlerinden biri oldu. Onun çizgilerinde dolaşmak, aynada kendi saklı taraflarımızla yüzleşmek gibi bir şey. Viyana’da bu isimlerin izini sürerken aklıma şu düşünce takıldı ve oradan bir türlü çıkamadım: Belki de sanatın asıl gücü, güzeli değil gerçeği gösterme cesaretinde yatıyor. Klimt yüzeyi parlattı, Schiele ise altını kazdı. İkisi de aynı şeyi arıyordu; biri bizi büyüleyerek, diğeri sarsarak.