George Orwell, modern çağın en güçlü siyasal eleştirmenlerinden biri olarak anılır. Özellikle “Nineteen Eighty-Four” (1984) yalnızca bir roman değil; iktidar, gözetim, propaganda ve hafıza üzerine kurulmuş güçlü bir siyasal tespit ve gelecek öngörüsü olarak değerlendirilir.
Romanın merkezinde son derece açık bir fikir vardır: İktidarların kalıcı olabilmesi için yalnızca bugünü değil, geçmişi de kontrol etmesi gerekir. Orwell bunu romanda şu sözlerle ifade eder: “Geçmişi kontrol eden geleceği; bugünü kontrol eden geçmişi kontrol eder.”
1984’te ‘Büyük Birader’in rejimi yalnızca insanları izlemez; onların hafızalarını da yeniden inşa eder. Belgeler değiştirilir, kayıtlar yok edilir, dün söylenen bugün inkar edilir. Gerçek artık keşfedilen değil, üretilen bir olguya dönüşür.
Bu nedenle Orwell uzun yıllar boyunca otoriterleşmeye karşı duran bir yazar olarak okundu. Bugün de 1984, yalnızca bir edebiyat eseri değil; siyaseti, iktidarı ve modern yönetim biçimlerini anlamak için başvurulan temel metinlerden biri olarak görülüyor.
Ancak 1984’ün açtığı pencereden Orwell’ın yaşamının son dönemine bakıldığında rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor: Toplumsal hafızanın devlet eliyle yönetilmesine karşı çıkan bir yazar, nasıl oldu da devlet destekli bir propaganda mekanizmasıyla temas kurdu?
1949 yılında, ölümünden kısa süre önce Orwell; Britanya Dışişleri Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren ve Soğuk Savaş’ın antikomünist propaganda faaliyetlerini organize eden Information Research Department (Bilgi Araştırma Departmanı) ile iletişime geçerek bazı yazar ve entelektüeller hakkında değerlendirmeler içeren bir liste paylaştı.
Bu listede yer alan isimler Orwell’ın değerlendirmesine göre Sovyetler Birliği’ne yakın duran, propaganda faaliyetlerinde kullanılmaması gereken veya güvenilir bulunmayan kişilerdi.
Burada mesele yalnızca bir isim listesi değildi.
Asıl mesele; bir yazarın, kendisi gibi düşünmeyenler ile mücadele etmek yerine onları siyasal aidiyetlerine göre sınıflandırmaya başlaması ve hatta bununla da yetinmeyip pratikte eleştirdiği yöntemin uygulayıcısı haline gelmesiydi.
Orwell’ın savunucuları bu olayın büyütülmemesi gerektiğini ileri sürer. Onlara göre bu bir ihbar değil, siyasal değerlendirmedir. Orwell’ın savaş yıllarında BBC’de görev yaptığı; Britanya’nın savaş dönemi yayın faaliyetleri içinde yer aldığı ve propaganda üretiminin işleyişini yakından gözlemlediği hatırlatılır. Bu yoruma göre Orwell, yalnızca kendi siyasal kanaatini devlet kurumlarıyla paylaşmıştır.
Orwell’in devlet iş birlikçiliğini eleştirenlerin sözleri ise daha serttir.
Onlara göre Orwell, hayatı boyunca eleştirdiği siyasal denetim mekanizmasının bizzat parçası olmuş; hazırladığı listeyle devletin ideolojik aygıtına entelektüel meşruiyet sağlamıştır.
Bu eleştiriyi güçlendiren bir başka biyografik ayrıntı da Orwell’ın gençlik yıllarıdır. Orwell, Britanya İmparatorluğu’nun sömürge yönetimi altındaki Hindistan’a bağlı Burma’da polis olarak görev yapmıştır. Destekçileri bunu gençlik dönemi deneyimi ve sonradan eleştirdiği bir geçmiş olarak değerlendirir.
Eleştirenler ise Orwell savunularının aksine bu durumda tarihsel bir ironi görür.
Çünkü 1984, hafızanın devlet tarafından yönetilmesine karşı yazılmış güçlü eleştiriydi. Ancak bu eleştirinin yazarı, eleştirdiklerinin tam aksine yaşamının farklı dönemlerinde devletin güvenlik, yayın ve propaganda mekanizmalarının içinde de yer almıştı.
Bu durum Orwell’ın düşüncelerini elbette değersiz kılmaz.
Fakat önemli bir soruyu görünür hale getirir:
Bir yazarı anlamak için yalnızca ne yazdığına mı bakmalıyız, yoksa yazdıklarının hangi tarihsel koşullarda ve hangi kurumlarla ilişki içinde yazdığı da önemli midir?
Ve bir diğer önemli soru da yazılan eserlerin neye nasıl hizmet ettiğini yazarın ne kadar belirleyici olabildiğidir.
Tarihin ironisi belki de tam burada başlar.
Bir zamanlar propaganda eleştirisi olarak yazılan 1984, Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloku’na karşı ideolojik bir araç olarak dolaşıma sokuldu. Bugün ise aynı eser, Batılı güçlerin ve modern siyasal sistemlerin baskıcı yönlerini eleştirmek için başvurulan bir metne dönüşmüş durumda.
Belki de 1984’ü kalıcı kılan şey tam olarak budur: Orwell’ın işaret ettiği tehlike artık belirli bir ülkeye, belirli bir ideolojiye ya da belirli bir tarihsel döneme ait değildir. Gerçeği tanımlama yetkisinin sorgulanamaz hale geldiği, geçmişin siyasal ihtiyaçlara göre yeniden düzenlendiği ve hakikatin tek merkezden üretildiği her yer yeni “Büyük Birader”leri ortaya çıkaracaktır.
İşte bu yüzden 1984, geleceği anlatan bir roman olmaktan çok, her dönemin kendi iktidar ilişkilerini, kendi propaganda yöntemlerini ve kendi hakikat rejimini içinde görebileceği rahatsız edici bir ayna olarak yaşamaya devam etmektedir.