NATO Zirvesi'nin ardından hem Türkiye'de hem de uluslararası basında, Türkiye'nin S-400 hava savunma sistemlerinin gizlice bir Körfez ülkesine devredileceğine ilişkin çok sayıda haber yayımlandı. En muhtemel adaylar ise Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar olarak gösteriliyor.
Bu anlaşma, Türkiye'nin egemenliğinin aşınması ve ülkesi ile geleceği uğruna hayatını feda eden 15 Temmuz şehitlerine ihanet anlamına gelmektedir. Asıl ironik olan ise bunun, o trajik olayların başlıca destekçisi olan Amerika Birleşik Devletleri'nin çıkarları doğrultusunda gerçekleştiriliyor olmasıdır.
BOŞ ÜMİT
Son NATO Zirvesi sırasında Donald Trump, Türkiye'ye karşı uygulanan CAATSA yaptırımlarını kaldırma vaadini bir kez daha yineledi. Ancak bu konuda herhangi bir somut siyasi taahhütte bulunmadı; yalnızca sorunu çözeceğini söylemekle yetindi.
En iyimser senaryoda dahi bu yaptırımların kaldırılması birkaç yıl alabilir. Dahası, bu konuda son sözü söyleyecek olan ABD Kongresi'nin Türkiye'ye herhangi bir taviz vermeye istekli olmadığı açıktır.
Amerikalılar Türkiye'yi bir ortak olarak görmüyor; onu yalnızca kendi nüfuzlarının bir aracı olarak değerlendiriyorlar.
ON YILLIK MANİPÜLASYON
On yıl önce, 15 Temmuz 2016'da, FETÖ tarafından ve Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğiyle organize edilen darbe girişimi yaşandı. Bu süreçte Türkiye yönetimi, askerî tedarik kaynaklarını çeşitlendirme, Amerika Birleşik Devletleri'ne bağımlılığı azaltma ve Rusya'dan hava savunma sistemi satın alma yönünde stratejik bir karar aldı.
22 Haziran 2018'de Anadolu Ajansı, Lockheed Martin tesislerinde ilk uçaklar için teslim töreni düzenlendiğini ve ilk parti kapsamında iki adet F-35'in Ankara'ya teslim edilmesinin planlandığını duyurdu. Buna rağmen uçaklar teslim edilmedi; bir yıl sonra, Temmuz 2019'da ABD Kongresi Türkiye'nin F-35 programından çıkarıldığını açıkladı.
İzleyen yıllarda bu konuda herhangi bir ilerleme sağlanamadı. 2025 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Amerika Birleşik Devletleri ziyareti sırasında bir ilerleme beklentisi doğmuştu; ancak Donald Trump ile ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack'ın Türkiye-ABD ilişkilerinin gücüne ilişkin defalarca yaptıkları iddialı açıklamalara rağmen herhangi bir sonuç alınamadı.
Son NATO Zirvesi'nde de somut hiçbir kazanım açıklanmadı; Amerikan heyetinden yalnızca içi boş açıklamalar geldi.
KAZANANLAR
Türkiye açısından bakıldığında, bu sürecin ülkenin egemenliğini zayıflatabileceği artık açıkça ortaya çıkmıştır. Türkiye, hava savunma kapasitesinin bir bölümünden vazgeçmek zorunda bırakılmakta; buna karşılık F-35'leri elde etme ihtimali ise hâlâ son derece belirsizliğini korumaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri açısından ise bu anlaşma önemli bir başarıdır. Çünkü Türkiye üzerindeki denetimini güçlendirmekte ve diplomatik baskı kapasitesinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.
Rusya açısından da bu durum, Amerikan muadili karşısında kendi askerî teknolojisinin bir zaferidir. Zira hâlihazırda Patriot sistemini kullanan bir ülke dahi gidip S-400 satın almayı tercih etmiştir.
Birleşik Arap Emirlikleri veya Katar ise hava savunma kabiliyetlerini güçlendirecek ve daha da önemlisi askerî tedarik kaynaklarını çeşitlendirmiş olacaktır. Son iki yılda Patriot sisteminin çeşitli zafiyetleri ortaya çıkmıştır; bunların başında ise sistemin Washington tarafından uzaktan devre dışı bırakılabilme ihtimali gelmektedir.
Bir diğer kazanan ise İsrail'dir. Çünkü Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri'ne daha sıkı biçimde bağımlı hâle gelmektedir. Katar örneğinin de gösterdiği üzere, Washington, güvenlik garantisi verdiği bir ülkeye dahi İsrail'in saldırmasına izin vermektedir.
İSRAİL’İN ANKARA’YA YÖNELİK ARTAN DÜŞMANLIĞI
Son aylarda İsrail'in Türkiye'ye yönelik söylemi giderek sertleşmiştir. İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarından kısa süre önce Yoav Gallant, Türkiye'nin İran tehdidini dahi aşan stratejik bir meydan okuma olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Siyaset bilimciler, bu yaklaşımın artık İsrail'in askerî politikasının temel unsurlarından biri hâline geldiği konusunda görüş birliği içindedir. Benzer bir süreç daha önce Lübnan ve İran örneklerinde de yaşanmış; kamuoyunu yeni saldırılara hazırlamak amacıyla bilgi alanı aynı yöntemlerle şekillendirilmiştir.
Stockholm Üniversitesi'nin Haziran 2026'da yayımladığı bir araştırma, İsrail'in önümüzdeki günlerde Türkiye'ye saldırmasının beklenmediğini, ancak durumun giderek tırmandığını, iki ülkenin söylemlerinin sertleştiğini ve aralarındaki yapısal çelişkilerin daha da derinleştiğini ortaya koymaktadır.
Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek daha bağımlı hâle geldiği dikkate alındığında ve Washington'un İsrail'e koşulsuz desteği göz önünde bulundurulduğunda, Ankara'nın en olumsuz senaryolara karşı hazırlıklı olması gerekmektedir.
Sonuç olarak, hükümetin böylesine stratejik öneme sahip bir alanda çeşitlendirme politikasından vazgeçmiş olması, Türkiye açısından karanlık bir tabloya işaret etmektedir. Eğer "Türkiye Yüzyılı" ilan ediliyorsa, bunun gereği her ne pahasına olursa olsun yerine getirilmeli; Amerika Birleşik Devletleri karşısında geri adım atılmamalıdır.