İran ile ABD arasında basına yansıyan anlaşma ve bölgedeki son gelişmeler uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırırken, gözler Ortadoğu‘nun geleceğine çevrildi. Anlaşmanın kalıcı bir barışın habercisi olup olmadığı, İsrail‘in süreçten nasıl etkileneceği ve Türkiye’nin bu gelişmeleri nasıl okuması gerektiği tartışılıyor. Gazeteci-yazar Abdurrahman Dilipak, İran-ABD yakınlaşmasının gerçek bir barış süreci değil, tarafların ihtiyaçlarından kaynaklanan taktiksel ve konjonktürel bir uzlaşma olduğunu savundu.
Şaban Doğan: Basına yansıyan İran-ABD anlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu gerçekten bir barış girişimi mi, yoksa tarafların taktiksel bir uzlaşması mı?
Abdurrahman Dilipak:
Meşhur bir söz vardır:
“Geçme namert köprüsünden, koy aparsın su seni;
Yatma tilki gölgesinde, koy yesin aslan seni.”
Bu söz, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi‘nde Kanuni Sultan Süleyman‘a nispet edilir. Denenmiş bir şey yeniden denenmez. Resûlullah (sav) şöyle buyurur:
“Mümin aynı delikten iki defa sokulmaz.”
Mümin, aynı hataya, aynı tuzağa veya aynı zarara ikinci kez düşmez. Bir kere aldanırsa bundan ders çıkarır. Allah (cc) bizlere akıllı, uyanık ve tecrübeli olmayı emreder.
Trump, Ortadoğu’nun patronu olmak istiyor. Netanyahu’nun kendisine tabi olmasını arzuluyor. Aslında sadece Gazze‘yi değil; Kudüs‘ü ve Mescid-i Aksa‘yı da istiyor. Kendisini Mesih‘in müjdecisi gibi göstermeye çalışıyor. Bu misyon çerçevesinde Meşiah ve Mesih’in aynı kişi olduğunu öne sürerek Musevi ve İsevi toplumlarını kendi rehberliğinde birleştirmeyi hedefliyor.
İran‘a karşı bir süreliğine ara vermesi gerekiyor. Bölgeyi savaşla değil, diplomasi ve farklı baskı mekanizmalarıyla kontrol etmeye çalışıyor. Avrupa‘yı Ukrayna konusunda Rusya ile karşı karşıya bırakırken, kendi küresel hedeflerine odaklanıyor.
ABD ve İsrail’in sözlerine güvenilmez. Gazze, Lübnan ve Batı Şeria örnekleri ortadadır. Mehmet Âkif’in şu dizeleri de bu noktada dikkat çekicidir:
“Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne…”
Âkif, emperyalist Batı‘ya karşı uyanık olunması gerektiğini vurgulamıştır. Ancak bugün Batılı ülkelerle müttefikiz ve onların arasına katılabilmek için yarım asırdır kapılarında bekletiliyoruz.
Bu gelişmeyi gerçek bir barış girişimi olarak değil, taktiksel ve konjonktürel bir uzlaşma olarak görüyorum. Gerçek niyetlerin NATO Zirvesi sonrasında daha net ortaya çıkacağını düşünüyorum.
Trump‘ın şu sözleri de dikkat çekicidir:
“Şu an Suriye’yi yöneten adam benim oraya getirttiğim bir kişidir. Bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer kişilerle birlikte yaptık. Ülkeyi toparlama konusunda iyi iş çıkardı ve Hizbullah konusunda da iyidir.”
Bu ifadeler, bölgeye ilişkin hesapların sona ermediğini göstermektedir.
Şaban Doğan: Sizce bu anlaşmanın asıl kazananı kim olacak; İran mı, ABD mi, yoksa İsrail ve diğer bölgesel aktörler mi?
Abdurrahman Dilipak:
Henüz süreç tamamlanmadı. Dini açıdan bize hayır gibi gelen bir şeyde şer, şer gibi gelen bir şeyde ise hayır olabilir.
Eğer bu taktiksel ve konjonktürel bir geri çekilmeyse, İran‘ın önüne yeni bir tuzak kurulmuş olabilir. Ya da sıcak savaşla ulaşılamayan hedeflere soğuk savaş yöntemleriyle ulaşılmaya çalışılabilir.
Ben Trump‘ın başlangıçtaki hedeflerinden vazgeçtiğini düşünmüyorum.
İlk bakışta her iki taraf da ciddi zarar gördü. Dünya kamuoyu nezdinde psikolojik üstünlük İran‘da görünüyor. ABD ise hem kendi halkı nezdinde hem de uluslararası alanda itibar kaybı yaşadı.
Gelen işaretler, İsrail üzerinden yürütülen doğrudan saldırılar yerine; altıncı kol faaliyetleri, siber savaş ve özel harp yöntemleriyle daha az maliyetle daha fazla sonuç alınmaya çalışılabileceğini düşündürüyor.
Şaban Doğan: ABD’nin yıllardır “tehdit” olarak gördüğü İran ile bugün müzakere masasına oturmasını nasıl okumak gerekiyor?
Abdurrahman Dilipak:
İran, Gazze örneğinde olduğu gibi İslam ülkeleri tarafından büyük ölçüde yalnız bırakıldı. Savaş yorgunu ve ciddi kayıplar yaşamış durumda. Toparlanmak için zamana ihtiyacı var.
Öte yandan İran‘a karşı yürütülen mücadele bir vekâlet savaşı niteliği taşıyor. İran‘ın arkasında İslam dünyası yok; ancak Çin ve Rusya gibi önemli aktörler bulunuyor.
Şunu unutmamak gerekir ki ABD, İran, Irak ve Suriye üzerindeki hedeflerinden vazgeçmiş değil. İsrail de Arz-ı Mev’ud anlayışından vazgeçmiş değildir.
Mevcut anlaşma daha çok alt başlıklarla ilgilidir. Yaklaşık 60 gün sonra daha kritik konular yeniden masaya gelebilir. ABD ve İsrail, kendi güvenliklerine yönelik tehdit algıladıkları anda yeniden harekete geçebilirler.
Şaban Doğan: Bu süreç İsrail’in bölgedeki konumunu ve güvenlik politikalarını nasıl etkiler?
Abdurrahman Dilipak:
İsrail de savaş yorgunu. Dünyada giderek yalnızlaşıyor ve kendi içinde ciddi sorunlar yaşıyor. Halk korku içerisinde ve İsrail‘den göç eğilimi devam ediyor. Bu toplumsal travmanın rehabilite edilmesi gerekiyor.
Gazze‘deki gelişmeler nedeniyle İsrail, Batı‘dan da ciddi tepkiler aldı. Hatta ABD içinde dahi tepkiler giderek artıyor.
Bu süreç bölgeyi birinci derecede etkileyecektir. Çatışmalar sırasında Arap Yarımadası’ndaki ülkeler de önemli zararlar gördü. Şimdi onların da yaralarını sarmaları gerekiyor.
Irak ve Suriye‘deki SDG/PYD unsurları da çatışma sürecinde kendilerinden beklenen performansı gösteremedi. İran‘a yönelik bir kara harekâtı ya da İran Kürdistanı‘nda beklenen ayaklanma gerçekleşmedi.
ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail‘in bu tabloyu yeniden değerlendirmeleri gerekecektir. Bunun yanında Gazze, Filistin, Mısır, Lübnan, Suriye ve Ürdün‘le ilişkiler ile Gazze ateşkes sürecinin yeniden ele alınması kaçınılmaz görünüyor.
İbrahim Anlaşmaları konusunda da yeni kararlar verilmesi gerekiyor. Kushner-Dahlan senaryosunun yeniden revize edilmesi söz konusu olabilir. Bunun için bütün tarafların zamana ihtiyacı var.
Şaban Doğan: İran’ın nükleer faaliyetleri konusunda taviz vermesi, devrim sonrası siyasi çizgisinde bir kırılmaya işaret eder mi?
Abdurrahman Dilipak:
Nükleer faaliyetlerle ilgili müzakereler devam edecek. Şimdilik sadece bir ara verilmiş görünüyor.
Bu aşamada İran’ın siyasi çizgisinde köklü bir kırılma yaşanacağını düşünmüyorum. Çünkü kendi içlerinde yaşanacak büyük bir çatışmanın korumaya çalıştıkları değerlere zarar vereceğini bilirler.
Ancak gelecekte bazı başlıklar ciddi tartışmalara yol açabilir. İki Azerbaycan’ın birleşmesi ihtimali, bölgedeki Kürt nüfusunun siyasi talepleri, Belucistan meselesi, Arap Şiiliği tartışmaları ve Mehdi-Mesih eksenli yaklaşımlar İran içerisinde yeni kırılmalara sebep olabilir.
Şaban Doğan: Türkiye bu gelişmeleri nasıl okumalı? Ankara açısından fırsatlar ve riskler nelerdir?
Abdurrahman Dilipak:
Benim çözümüm; Hakk’ın ve hakikatin yanında olmak, bunun bedelini ödemeyi de göze almaktır. Allah’ın yardımını kazanmanın yolu, O’nun rızasının tecellisine vesile olmaktan geçer.
Ancak bugün İslam dünyasında bu yönde güçlü bir irade göremiyoruz. Derin bir sessizlik hâkim.
Hz. Ömer Beyannamesi‘nden dahi söz edilmiyor. Birleşmiş Milletler gözetiminde, 1967 sınırları temel alınarak ve Mahmud Abbas liderliğinde kurulacak laik ve seküler bir Filistin devletine razı olmamız isteniyor.
Öte yandan İsrail, Kudüs‘ü başkent ilan etmekle kalmıyor; Mescid-i Aksa‘nın yönetiminde söz sahibi olmayı, burada gerçekleştirilecek faaliyetleri ve hatta okunacak hutbeleri denetlemeyi talep ediyor.
İbrahim Anlaşmaları çerçevesindeki tartışmalarda bu başlıklar ayrıca yer alıyor.
Türkiye’nin gelişmeleri sadece siyasi ve ekonomik açıdan değil, tarihî ve medeniyet perspektifinden de değerlendirmesi gerekiyor.
Şaban Doğan: Bu anlaşmanın Gazze, Filistin direnişi ve genel olarak İslam dünyası üzerindeki muhtemel etkileri neler olabilir?
Abdurrahman Dilipak:
Doğrudan ve kısa vadede büyük bir etkisinin olacağını düşünmüyorum.
Ancak ilerleyen süreçte Kudüs ve Gazze merkezli yeni diplomatik girişimlerin gündeme gelmesi mümkündür.
Kudüs çözüm komisyonları yeniden toplanabilir. Gazze’nin yeniden yapılandırılması, silahlı grupların durumu, bölgesel güvenlik düzenlemeleri ve Gazze halkının geleceğine ilişkin yeni projeler gündeme taşınabilir.
Bu süreçte Filistin meselesi yeniden uluslararası diplomatik pazarlıkların merkezine yerleşebilir.
İslam dünyasının ise ortak bir siyasi irade ortaya koyup koyamayacağı belirleyici olacaktır.
Şaban Doğan: Sizce Ortadoğu yeni bir döneme mi giriyor, yoksa bu anlaşma daha büyük gelişmeler öncesinde geçici bir ateşkes niteliği mi taşıyor?
Abdurrahman Dilipak:
Bence yaşananları kalıcı bir barış süreci olarak okumak için henüz erken.
Ortadoğu‘da kartlar yeniden karılıyor ve bölgesel dengeler yeniden şekilleniyor. Bu nedenle yaşananları daha çok geçici bir nefes alma ve yeniden pozisyon alma süreci olarak görüyorum.
NATO Zirvesi‘nin sonuçları, bölge ülkelerinin alacağı yeni pozisyonlar ve büyük güçlerin önümüzdeki dönemde izleyeceği politikalar belirleyici olacaktır.
Ukrayna‘dan Ortadoğu‘ya, Afganistan‘dan Türkiye‘ye kadar uzanan geniş bir coğrafyada yeni gelişmeler yaşanabilir.
Bu nedenle önümüzdeki süreçte sadece İran-ABD ilişkilerine değil, bölgesel ve küresel ölçekte ortaya çıkacak yeni ittifaklara ve yeni güç dengelerine dikkat etmek gerekiyor.
HABER MİRAT