Ana içeriğe geç

Avrupa’da ‘demir üçgen’ bileniyor

Avrupa’nın Gündemi’nde bu hafta, devlet-ordu-savunma sanayi ‘demir üçgen’in yeniden bilenmesine dair tartışmalar, İngiltere’nin yeni başbakanı olması beklenen Andy Burnham’ın ‘değişim’ iddiası ve Almanya’da hakları budayan yeni yasal hazırlıklar var.

Avrupa’da ‘demir üçgen’ bileniyor
Evrensel
16

Bir zamanlar silahsızlanma ve barış çağrılarının merkezi olan Avrupa, bugün eşi benzeri görülmemiş bir yeniden silahlanma sürecine girmiş durumda. NATO’nun artan talepleri ve Ukrayna savaşı gerekçe gösterilerek askeri bütçeler rekor seviyelere çıkarılırken, yüz milyarlarca avro savunma sanayisine aktarılıyor. Buna karşın sağlık, eğitim, emeklilik, konut ve iklim kriziyle mücadele için kaynak bulunamadığı savunuluyor; kamu kaynakları giderek daha fazla silah üreticilerinin kasasına yönlendiriliyor. Humanite gazetesinde yer alan Silahlanma Gözlemevi yorumu dikkat çekiyor: “Devlet, ordu ve savunma sanayisi arasındaki bu ‘demir üçgen’, Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki 1910’lu yıllardan bu yana görülmemiş bir zirveye ulaştı”

İngiltere’de Keir Starmer’ın istifa planını açıklamasının ardından gözler partinin muhtemel yeni lideri ve başbakan adayı olarak öne çıkan Andy Burnham’a çevrildi. Manchester Belediye Başkanlığı döneminde “Kuzey’in Kralı” olarak anılan Burnham, Manchester’daki Halk Tarihi Müzesi’nde yaptığı konuşmada, 10 yıllık bir “değişim” vizyonu sundu. Yetkinin Londra merkezli Whitehall’dan bölgelere devredilmesi, kamu hizmetlerinde daha fazla kamusal kontrol, yeniden sanayileşme ve büyük ölçekli belediye konutu inşası konuşmanın öne çıkan başlıkları oldu. Ancak İngiliz solunun köklü yayınlarından Morning Star gazetesinin editoryal ekibi, Burnham’ın konuşmasını umut verici yönlerine rağmen “retoriği güçlü, ayrıntısı zayıf” olarak değerlendiriyor. Burnham’ın vaatlerinin neoliberalizmden gerçek bir kopuşa mı yoksa Blair/Brown dönemini hatırlatan kamu-özel ortaklığı modelinin yeni bir versiyonuna mı işaret ettiği sorusunu tartışıyor.

Almanya’da başkent Berlin’de yapılan ve 7 saat süren görüşmelerin ardından koalisyon, toplam 34 maddelik bir reform paketinde anlaşmaya vardı. Paketin düşük ve orta gelirli aileler için gelir vergisi indirimleri getirdiği iddia edilse de yoksullara yeni yükler getiriyor. Örneğin emeklilik sisteminde emeklilik yaşının yükseltilmesi, özel fon sisteminin dayatılması yanında çalışanların hastalık izinlerine ilişkin daha sıkı kuralları içeriyor. Başbakan Friedrich Merz, basın toplantısında yaptığı açıklamada reformun sermayenin çıkarına olduğunu şu sözlerle bildirdi, “Şirketlerimizin daha esnek olmasını sağlamak için çalışıyoruz. Bürokrasi yükünü azaltıyoruz.” dedi.

Avrupa’nın önceliği değişti: Refahın yerini silahlanma aldı

Vadim Kamenka
Humanité/Fransa

Cenevre’de, Milletler Sarayı’nın Konsey Salonu girişinin üzerinde Britanyalı Lord Robert Cecil’in şu sözleri kazılıdır: “Uluslar ya silahsızlanmalı ya da yok olmalıdır.” Nobel Barış Ödülü sahibi olan Cecil böyle diyordu. 1923-1945 yılları arasında başkanlığını yaptığı Milletler Cemiyetinin mimarlarından biri olan Cecil, 1936 yılında inşa edilen bu salonda barış ve silahlanma yarışının sona ermesi için mücadele etti.

Bugün ise aynı salonda, Birleşmiş Milletler konferansları, bunlar arasında da silahsızlanma konferansı da düzenleniyor. Konferansa katılan üyeler, küresel askeri harcamaların üst üste on birinci yılda da yeni bir rekor kırmış olmasından büyük endişe duyuyor. Zira 2025 yılında dünya askeri harcamaları 2 trilyon 887 milyar dolara ulaştı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) kısa süre önce yayımladığı rapora göre bu tutar, 2024’e kıyasla yüzde 2.9 artış anlamına geliyor.

NATO: ABD baskısı silahlanma yarışını hızlandırıyor

İki dünya savaşına ve Soğuk Savaş dönemindeki tehlikeli silahlanma yarışına sahne olan Avrupa, son on yıllarda silahsızlanma ve barış yanlısı arayışların başlıca itici güçlerinden biri olmuştu. Ancak 2022’de Ukrayna’daki savaşla birlikte gerçek bir dönüm noktası yaşandı. Kiev’e verilen desteğin ve Avrupa Birliği’ne yönelik sözde “Rus tehdidi”nin gerekçe gösterilmesiyle Avrupa hükümetleri, kıtayı küresel askeri harcamalardaki artışın başlıca kaynağı haline getirdi. Avrupa’nın askeri harcamaları 2025 yılında yüzde 14 artarak 864 milyar dolara ulaştı.

“1953’ten bu yana hiçbir dönemde olmadığı kadar hızlı arttılar” diye açıklıyor SIPRI Araştırmacısı Jade Guiberteau Ricard: “Bu durum, Avrupa’nın kendi stratejik özerkliğini ortaya koyma yönündeki iradesini ve buna eşlik eden, ABD’nin İttifak içinde yük paylaşımının güçlendirilmesi yönündeki giderek artan baskısını gösteriyor.”

NATO üyesi 29 Avrupa devleti, 2025 yılında toplam 559 milyar dolar askeri harcama yaptı ve bunların 22’si askeri harcamalara gayrisafi yurt içi hasılalarının (GSYH) en az yüzde 2’sini ayırdı.

Yıllık bazda en büyük harcama artışını Almanya gerçekleştirdi. Askeri harcamalarını yüzde 24 artırarak 114 milyar dolara çıkardı ve bu rakama 1990’dan bu yana ilk kez ulaştı. İspanya bile, 1994’ten bu yana ilk kez GSYH’sinin yüzde 2’sinden fazlasını savunmaya ayırdı; bu da 40.2 milyar dolara karşılık geliyor. Bununla birlikte İspanya başbakanı, 2025’te düzenlenen son NATO zirvesinde ülkesinin, Atlantik İttifakı’nın 2035 yılı için talep ettiği yüzde 5’lik hedefi benimsemeyeceğini açıkladı.

Airbus, Thales, Dassault... En büyük kazananlar

Bu bütçeler, askeri-sanayi kompleksine ve onun başlıca şirketleri olan Airbus, Thales, Dassault, Leonardo, Rheinmetall ve BAE Systems’e daha önce benzeri görülmemiş ölçüde kârlılık getiriyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen tarafından mart 2025’te başlatılan ReArm Europe planının amacı son derece açık.

Daha sonra Readiness 2030 adı verilen bu program kapsamında Avrupa liderleri, savunma yatırımlarını teşvik etmek amacıyla, gerekirse bütçe kurallarını gevşetme pahasına, 800 milyar avroluk bir kaynak ayırmayı öngörüyor. Silahlanma Gözlemevi ise şu değerlendirmeyi yapıyor: “Devlet, ordu ve savunma sanayisi arasındaki bu ‘demir üçgen’, Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki 1910’lu yıllardan bu yana görülmemiş bir zirveye ulaştı.” (…)

Fransa Dışişleri Bakanı Sébastien Lecornu “Ulusumuz artık tarihi bir yeniden silahlanma çabasına girmiş bulunuyor” diyerek Fransa’nın askeri bütçesindeki sürekli artışlardan memnuniyet duyduğunu ifade ediyor. Askeri Programlama Yasası (LPM) kapsamında hükümet, daha önce kabul edilen yasaya 2026-2030 dönemi için ilave 36 milyar avro ekleyerek, 2024’ten itibaren toplam askeri bütçeyi 413 milyar avroya çıkardı. Savunma Bakanı Catherine Vautrin ise “On yıl içinde ordunun bütçesini iki katına çıkarmış olacağız” sözleriyle bundan övgüyle bahsediyor.

CGT sendikası ise, Fransız ve yabancı kamu siparişlerinin savunma sanayisinin cirosunun yüzde 90’ını oluşturduğunu hatırlatıyor. Harcanan milyarlarca avronun yüzde 70’i beş büyük grupta toplanıyor: Dassault Aviation, Thales, Safran, Naval Group ve Airbus Defence & Space. (…)

Avrupa Sol Partisi (PGE) Başkan Yardımcısı Hélène Bidard (Fransız Komünist Partisi) şu uyarıda bulunuyor: “Avrupa Birliği, çalışan sınıfın vergileriyle oluşan kamu bütçelerinin büyük bölümünü yeniden silahlanma politikalarına yönlendiriyor ve askeri sanayiye devasa meblağlar vadediyor. Gerçek bir siyasal yön değişikliğine tanık oluyoruz. Silah satın almak için yüz milyarlarca avro birkaç hafta içinde serbest bırakılabiliyor; ama hastaneleri, okulları, emeklilik sistemini, eşitliği, konut politikalarını ya da ekolojik dönüşümü finanse etmek söz konusu olduğunda bize sürekli para olmadığı söyleniyor.” (…)

Ne yazık ki bugün silah şirketlerine aktarılan bu finansman destekleri Avrupa Birliği’nden, devletlerden, bölge ve hatta büyükşehir yönetimlerinden savunma sanayisine akıyor. Bir kez daha bu harcamalar ne sosyal politikalara ne sağlığa ne kültüre ne de iklim değişikliğiyle mücadeleye ayrılıyor; kaynaklar yeniden silahlanmaya yönlendiriliyor.

Çeviren: Eren Can

Burnham’ın “değişim” vaadi, bundan sonra atacağı adımlarla değerlendirilecek.

Morning Star
Editorial/İngiltere

Andy Burnham, bu sabah Manchester’daki People’s History Museum’da yaptığı sembolik konuşmada “değişim” vizyonunu ortaya koydu; ancak konuşma, retorik bakımından güçlü olsa da ayrıntı bakımından zayıftı.

Açıklamada takdir edilecek çok şey vardı: yetkinin bölgelere devredilmesi taahhüdü (“önce yerel olan, sonra parti”); “tüm kamu bakanlıkları ve kurumlarının, stratejik ve yerel yönetimleri personel ve kaynak bakımından desteklemesinin” zorunlu kılınması; eğitim sisteminin yeniden dengelenmesi ve gençlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere teknik eğitim ile çıraklık programlarının yeniden güçlendirilmesi; savaş sonrası dönemden bu yana en büyük belediye konutu inşa programının geliştirilmesi ve tüm kamu ihalelerinde, Britanya imalatını destekleyecek şekilde gerçek bir sosyal değer ağırlığının uygulanmasının sağlanması.

Burnham, piyasa ekonomisinin “tepeden aşağı refah” modelini reddetti ve ülkenin her posta kodunda “iyi büyüme ve umut” yaratma, ayrıca hizmet sunumunda ülke çapında tutarlılık sağlama çağrısı yaptı.

Onun 10 yıllık “misyonundaki” üç geniş öncelik ise vizyonunun sınırlarına işaret ediyor:

Temel kamu hizmetlerinde reform: Britanya’nın tüm bölgelerinin su, konut, enerji ve ulaşım üzerinde “daha fazla kamusal kontrol” sahibi olabilmesi;

Yeniden sanayileşme: Her bölgenin, çelik, savunma, enerji, gıda ve tarım gibi kritik sektörlerde egemen imalat kapasitesini yeniden inşa etmek ve korumak için “açık ve güvenilir planlar” geliştirmesinin istenmesi;

Yenilenme/kentsel dönüşüm: “Kamu ve özel yatırımların yerel düzeyde birleştirilmesi.”

Detay eksikliği, sol açısından temkinli olmayı haklı çıkarıyor. “Daha fazla kamusal kontrol” ifadesi, temel sektörlerin yeniden kamulaştırılmasının gerisinde kalıyor. Oysa Britanya halkının soyulmasını, su kirliliğini ve fosil yakıtlardaki yerleşik çıkarların korunmasını durdurmak için asgari şart budur.

Yeniden sanayileşme kendiliğinden gerçekleşmeyecek; ulusal bir sanayi stratejisi ve ciddi kamu yatırımı olmadan bunu hayata geçirmek de mümkün olmayacaktır.

Blair/Brown hükümetlerini (1997-2010 arasında iktidarda olan İşçi Partisi dönemi; Tony Blair ve Gordon Brown liderliğinde, kamu hizmetlerinde piyasa mekanizmalarını ve kamu-özel ortaklıklarını yaygınlaştıran merkez sol hükümetler) hatırlatan “kamu-özel ortaklığına” dayalı bir yenilenme modeli ise, bugün NHS’i (National Health Service, Ingiltere’nin kamu sağlık sistemidir) ve eğitim sistemini yoksullaştıran aynı PFI (özel şirketlerin kamu hastaneleri, okulları ve altyapı projelerini finanse edip devletten uzun yıllar boyunca ödeme aldığı kamu-özel ortaklığı modeli)vurgununu yeniden üretmeye muhtemelen adaydır. Burnham’ın devretmek istediği güç, büyük ölçüde doğrudan seçilmiş belediye başkanlarının elinde toplanacaktır. Bu başkanlar, seçimler arasında asgari denetim ve hesap verebilirlikle yerel yönetimlerin kararlarını geçersiz kılma yetkisine sahip olacaktır. Buna karşılık bu belediye başkanları, özellikle büyük ölçekli belediye konutlarının ve kent merkezlerinin, yoğun toplumsal muhalefete rağmen yıkılıp yeniden geliştirilmesini yönlendiren inşaat sektörü başta olmak üzere, şirket lobilerinin etkisine açık hale gelecektir.

“Whitehall makinesinin” (İngiltere’de merkezi hükümetin, bakanlıkların ve üst düzey bürokrasinin toplandığı Londra’daki Whitehall bölgesinden hareketle kullanılan; devletin merkezi idari ve bürokratik aygıtını ifade eden bir kavram) yerel yönetime devredilmesi ima ediliyorsa, bu olumlu bir şey olabilir. Ancak bu, ülke çapında yeniden görevlendirilebilecek binlerce memur ve yarı kamu kurumu çalışanı için ne anlama gelecektir?

Burnham’ın vizyonu, bölgesel belediye başkanlarını zorunlu kılmayan yerel yönetim reformu önerileriyle nasıl uyum sağlayacaktır? Halihazırda kabul edilmiş planlar korunacak mıdır? Reform Partisi yönetimindeki belediyelerin Norfolk, Suffolk ve Essex’te yeniden yapılanma önerilerine karşı hukuki itirazlar başlattığını gördük; daha fazlasının da gelmesi bekleniyor.

Yerel yönetim reformundaki tutarsızlığa şimdi bir de başbakan adayı olarak görülen Burnham’ın hangi modeli dayatacağına dair belirsizlik eklenmiştir. Onun tercih ettiği bölgesel belediye başkanlığı modeli, topluluk denetimini güçlendirmekten ziyade zayıflatmaktadır. Bunun bir örneği, Sadiq Khan’ın (2016’dan bu yana Londra Belediye Başkanı olan İşçi Partili Siyasetçi) Londra’da inşaatı “yeniden başlatmak” amacıyla geliştiricilerin sağlamak zorunda olduğu uygun fiyatlı konut miktarını azaltma kararıdır.

Büyük ölçekli yeni bir belediye konutu inşa programı memnuniyetle karşılanmakla birlikte, bunun nasıl hayata geçirileceği sorusuna yanıt vermek zorundadır. Zira yerel yönetimlerde tasarım ve inşa uzmanlığı eksiktir ve sistem, tamamen kâr odaklı büyük özel geliştiricilere fazlasıyla bağımlıdır. Odak noktası yıkımdan, mevcut konut stokunun ve boş evlerin onarılması, yenilenmesi ve yeniden kullanıma kazandırılmasına kayacak mıdır?

Sendikal hareket ve daha geniş sol, şimdi baskıyı artırmalıdır. Amaç, bu detay eksikliğinin uğursuz bir işaret değil, neoliberalizmin son bulacağı ve sosyalist yenilenmeye doğru ilk adımın atılacağı bir vaade dönüşmesini sağlamaktır.

Çeviren: Dış Haberler Servisi

Siyah-kırmızı reform paketi: Yoksulluk ve durgunluğa davetiye

Anja Krüger
Taz/Almanya

Federal hükümetin açıkladığı reformlar, Almanya’daki pek çok insanı daha yoksul hale getirecek; üstelik ekonomiyi canlandırmayı da başaramayacak.

Federal hükümet, bu hafta başında üzerinde anlaştığı “büyüme ve istihdam programı” ile ekonomiyi canlandırmayı hedefliyor. Ancak bunda başarısız olacak. Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ve sosyal demokrat SPD büyümeyi teşvik edecek adımlar atmak yerine, vatandaşların sırtına yeni mali yükler bindirmeyi amaçlıyor. Böyle yaparak sadece giderek daha fazla seçmeni kendilerinden uzaklaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda ulusal ekonomiye de zarar veriyorlar.

Çalışanların şimdiye kadar olduğu gibi üçüncü günden değil de hastalıklarının ilk gününden itibaren doktor raporu sunmak zorunda bırakılması ya da hastalık raporlarının artık telefonla alınamaması gibi önlemler gayrisafi yurt içi hasılayı büyütmeyecektir; aksine bu tür tedbirler, zaten aşırı yük altında olan muayenehanelerde yığılmalara yol açmaktan öteye gitmez. Gelir vergisi reformu birçok çalışana hiçbir fayda sağlamayacaktır; çünkü bu kişilerin kazançları, vergiden muaf temel gelir sınırının altında kalmaktadır.

Bu kişiler ve orta gelir grubundakiler için söz konusu reform, hükümetin uzun süreli bakım, sağlık ve emeklilik sigortası primlerinde planladığı artışların yarattığı mali açığı telafi etmekten uzaktır. Sadece yeni “sermaye destekli emeklilik” sistemi bile, önümüzdeki yıllarda milyarlarca avronun yaşam masrafları ve yaşam kalitesi için kullanılmak yerine sermaye piyasalarına aktarılmasına neden olacaktır.

Sonuç olarak hükümet, pek çok insanı yoksullaştırıyor. Bu durum satın alma gücünü zayıflatıyor; oysa Alman ekonomisinin daha azına değil, daha fazla talebe ihtiyacı var. Buna karşılık, yıllık geliri 250 bin avroyu aşan yüksek gelir grubu neredeyse hiç ek yükle karşılaşmayacak. Koalisyon bir servet vergisini gündemine bile almıyor. Ülkeyi daha adil bir yer haline getirme konusunda herhangi bir niyeti de yok.

Hükümet ekonomiyi güçlendirme arzusu taşısa da doğru olanı yapmak için gerekli araçlardan -veya kararlılıktan- yoksun. Alman ekonomisi gücünü koruyor. Ancak çeşitli krizlerin yol açtığı süregelen durgunluk göz önüne alındığında, harekete geçilmesi gerektiği bir gerçek. Yine de ekonomik sorunların temel nedeni, vatandaşların sık sık işi savsaklaması ya da sosyal devlet yapısı değil. Oysa CDU’lu Başbakan Friedrich Merz, SPD’li ortakları Lars Klingbeil, Bärbel Bas ve CSU Lideri Markus Söder, öne sürdükleri sözde çözümlerle tam da bunu ima ediyorlar. Bu isimler, durumu gerçekten iyileştirme becerisinden yoksun olduklarını ortaya koyuyorlar. Bunu yapabilmek için, ekolojik büyüme potansiyeli taşıyan gerçek bir ekonomik canlandırma paketi devreye sokmaları ve vatandaşlara yönelik sosyal koruma önlemlerini iyileştirmeleri gerekirdi; üstelik bu adımlar, belki de varlıklı ve ultra zengin kesimden alınacak bir “kriz dayanışma vergisi” ile finanse edilebilirdi.

Ne var ki federal hükümet buna hiç yanaşmıyor. Sağ kanattan gelen muazzam bir baskı altında. Bu baskıya karşı kararlı bir duruş sergileyip hem siyasi hem de ekonomik açıdan gidişatı tersine çevirmek yerine, baskıya boyun eğiyor. Bunun bedeli hem seçimler hem de ekonomik büyüme açısından ağır olacaktır.

Çeviren: Semra Çelik

Kaynağa Git

İlgili Haberler