Yönetim Danışmanı BARIŞ SAZAK
İsviçre'de bu ay gerçekleştirilen referandumda nüfusun 10 milyonla sınırlanması oylamaya sunuldu. Sonuçta halk öneriyi veto etti. Ancak evet seçeneğinin yüzde 40’ın üzerinde seyretmesi, kişi başı gelirde dünya birinciliğine koşan bir ülkede bile büyümenin artık herkesi taşıyamadığına dair kaygının ne denli derinleştiğini gösteriyor. Birkaç hafta önce Samsung Electronics, bellek çipi bölümü çalışanlarına grevi önlemek için yaklaşık 350 bin euro prim teklif etti. Aynı dönemde Çin hükümeti, Meta'nın yerel yapay zekâ girişimi Manus'u 2 milyar dolara satın almasını veto etti.
Bu üç gelişme birbirinden bağımsız görünse de işaret ettiği kavramsal kırılım aynı. Artık kimin neyi geliştirip ürettiği kadar, hangi teknolojileri dışladığı da belirleyici. Rekabetçilik veri, yetenek, sermaye ve kritik teknoloji üzerindeki denetimlerle ölçülüyor.
Eurasia Group kurucusu Ian Bremmer'in ünlü J-Eğrisi teorisi, son yirmi yılın en işlevli jeopolitik analizlerinden biriydi. Modele göre kapalı rejimler izole olarak istikrar sağlarken, açılma çabaları sancılı bir istikrarsızlığa, ancak süreç tamamlanırsa daha engin bir demokrasi ve sağlam bir istikrara yol açmaktaydı. Demokratikleşme, liberalleşme, ticaret anlaşmaları gibi unsurlar J'nin açık koluna yerleşiyordu.
Liberal sınıfta değerlendirilemeyecek, daha otokratik, verimli ama hesap verebilirlik açısından farklı kurumsal yapılara sahip sistemler iktisadi gelişim ve rekabetçilik bakımından artık daha revaçta. Rekabetçilik ile demokrasi arasındaki bu mesafenin açılması da yapısal bir mesele.
IMD Dünya Rekabetçilik Merkezi Direktörü Arturo Bris'in 'L Eğrisi' olarak tanımladığı yaklaşım; yeni dönemde istikrar ve güç dengesiyle gelişmiş teknolojileri (başta yapay zekâ) geliştirme, konuşlandırma ve yönetme kapasitesine bağlı. Eğrinin L harfi olarak tanımlanması hem matematiksel hem de felsefi. Leviathan’a atıfla “L” harfinin dikey kısmı yüksek teknolojik kapasiteyi elinde bulunduranlar. Geri kalanlar dipte yatayda yer almakta.
Yapay zekâ: Üretkenlikten yönetime
IMD kavramsal dönüşümü dört başlıkta incelemiş. Toplumsal olarak İsviçre referandumu sembolik. Büyümenin niteliği sorgulanırken, kimin yararlandığı, servetin nasıl dağıldığı, yaşam standartlarının sürdürülüp sürdürülemeyeceği gibi sorular artık refah devletlerinde de gündemde.
Samsung'un prim teklifinin getirdiği iktisadi dönüşüm daha derin. Emek ile sermaye arasındaki denge, sermaye ile 'stratejik yetenekler' arasındaki gerilime dönüşmekte. Niş ve yüksek katma değerli uzmanlığa sahip bireyler orantısız değer yaratıyor. Geri kalan emek gücü ya metalaşıyor ya da bütünüyle dışlanıyor. Yapay zekâ bu ayrışmayı hızlandıracaktır.
Kurumsal altyapıda çok taraflı kural bazlı sistemler çözülmekte. Çin'in Manus anlaşmasını engellemesi ile ABD'nin gelişmiş Anthropic gibi yapay zekâ teknolojilerine yönelik ihracat kısıtlamaları, kritik teknolojilerin artık jeopolitik dinamiklerin birincil unsuru hâline geldiğini somut biçimde gösteriyor. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) bu alanlarda devre dışı kalırken, ikili anlaşmalar ve siyasi güç gösterileri öne çıkmakta.
Siyasi olarak zayıflayan orta sınıfla birlikte Avrupa'da bile gençler arasında aşırı sağa yönelik destek artışta. Ancak asıl kırılma ülkeler arası rekabetçilik sıralamalarındaki durum. Liberal demokrasilerin teknokratik sistemlere karşı gerilemesi, ciddiye alınması gereken bir sinyal.
Yapay zekânın jeopolitik boyutu artık yadsınamaz bir gerçek. Gözetleme, enformasyon denetimi ve güvenlik uygulamalarındaki kullanımı, teknolojiyi devlet gücünü pekiştiren bir enstrümana dönüştürüyor. Sermaye de yapay zekânın etrafında yoğunlaşıyor. MSCI Tüm Ülkeler Dünya Endeksi'nin yüzde 32’si teknoloji ağırlıklı hisselerden oluşuyor. Veri merkezleri ve enerji altyapısı için elzem kaynaklar, yarışı salt bir yazılım rekabetinden çıkararak, hammadde, enerji ve lojistik hâkimiyeti meselesine dönüştürdü. İyi bir yapay zekâ modeli geliştirmek yetmiyor. Modeli besleyen girdileri de kontrol etmek gerekiyor.
Bris'in 'yapay zekâ teknokrasisi' (AI-tocracy) olarak adlandırdığı teknolojik hâkimiyet, siyasi denetimi pekiştiriyor. Verimlilik kazanımları demokrasinin pahasına elde ediliyor. Bremer’ın klasik J Eğrisi'nde şeffaflık ve denetim istikrar ve değer üretmede katalizör tesiri yapmaktaydı. Yeni L Eğrisi'nde bu seçenek ortadan kalkıyor.
Türkiye hangi kolda?
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, L Eğrisi'nin yarattığı gerilimi hem coğrafi hem kurumsal katmanlarıyla derinden hissetmekte. Batı teknoloji ekosistemi ile Çin ve Körfez sermayesi arasında giderek belirginleşen bir eksen üzerinde konumlanıyor. Bu konum hem bir manevra alanı hem de bir kırılganlık. Ana üretici olmayınca, L’nin tabanına birçok konuda demir atmak durumunda kalıyorsunuz.
Teknolojik egemenliği devlet eliyle kurumsallaştırma çabaları da gelişmekte olan ülkeler için ters tepebiliyor. Örneğin kurumsal boyutta Türkiye'nin TROY ödeme altyapısı, FAST anlık ödeme sistemi ve veri egemenliğine yönelik düzenleme tercihleri, dijital ekonomi üzerindeki ulusal denetimi güçlendirme iradesinin somut göstergesi. Ancak bu koruyucu refleks zaman zaman uluslararası sermaye ve teknoloji ortaklıkları için caydırıcı bir ortam da üretiyor.
Diğer yandan yetenek meselesi de yapısal bir sorun olarak varlığını sürdürüyor. Üniversitelerden yetişen mühendis ve veri bilimi uzmanlarının önemli bir bölümü Avrupa, Körfez ve Kuzey Amerika'ya yönelmeye devam ediyor. Samsung'un prim teklifinin simgelediği 'stratejik yetenek ekonomisi', Türkiye için hem bir uyarı hem de bir fırsat işareti.
Bu yarışta tutunabilmek için yeteneklere çekici koşulları sağlamak şart. Bence bu en başta şehirlerin kentsel, mimari ve içerik tasarımından başlamalı. Türkiye'nin Orta Koridor üzerinden Orta Asya ve Kafkasya ile kurduğu bağlantı ağı jeopolitik açıdan değerleniyor. Bunun ötesinde regülatif çerçevede, Türkiye'nin 2023-2030 Yapay Zekâ Stratejisi doğru yönde atılmış bir adım. Ancak uygulama hızı ve finansmanın derinliği belirleyici olacak.
Teknoloji kimin için?
Rekabetçilik ile demokrasi ayrışıyor. Bunun bir trend mi yoksa konjonktürel bir sapma mı olduğuna henüz net bir yanıt vermek güç. Ancak teknolojik kapasite ile demokratik kurumlar arasındaki varsayılan uyumun sarsılmaya başladığı bir döneme giriyoruz. Teknoloji yalnızca serveti değil, siyasi gücü de yoğunlaştırıyor. Türkiye'nin demokratik kurumlarının sağlamlığı ile teknoloji politikası, bütünleşik biçimde ele alınmak zorunda. Yapay zekâ yönetişimi bir regülasyon meselesi olmasının yanında aynı zamanda siyasi bir tercih. Kimin hangi modeli nasıl denetlediği, veriye kimin nasıl eriştiği gibi soruların yanıtları sadece piyasa verimliliğini değil, kurumsal gücün nerede toplandığını ve hangi unsurların dışlanacağını belirliyor.
21. yüzyılın nihai rekabeti sadece teknolojiler arasında olmayacak. Teknolojinin ne için var olduğuna dair farklı yaklaşımlar arasında da olacak. Yapay zekânın vatandaşlara mı yoksa iktidara mı hizmet edeceği sorusu teknik olmanın ötesinde derin bir siyasi seçim. L Eğrisi'nin mantığıyla bu seçimi ertelemek mümkün değil. Teknolojik kapasite artık hem verimlilik hem de güç dağılımının belirleyicisi. Biri olmadan diğeri, uzun vadede kendi kendini aşındırıyor. L-eğrisinin (Leviathan) dik çıkışında yer edinmek mi, yoksa yatay zemininde sürüklenip gitmek mi? Bu soru önümüzdeki on yıla dair belki de en belirleyici olan.