Karşılıklı saldırıların sürdüğü ve gerilimin en yüksek seviyeye ulaştığı anda ABD Başkanı Donald Trump’ın çıkıp ‘Anlaşmaya varıldığı’ müjdesini vermesine artık alışıldı. Trump, geçtiğimiz hafta yine İran ile bir mutabakat anlaşmasına varıldığını duyurdu. Bu kez bu açıklama İran tarafından da doğrulandı. Ne zaman imzalanacağı henüz belli olmayan metnin nihai bir anlaşmadan ziyade, 60 günlük müzakere sürecine zemin hazırlayacak bir çerçeve mutabakatı olduğu vurgulanıyor. Ancak Arap basınında yapılan değerlendirmeler, metnin belirsizlikler içerdiğine ve sürecin son derece kırılgan olduğuna dikkat çekiyor. Buna rağmen birçok yorumcu, ortaya çıkan tablonun ABD’nin başlangıçtaki taleplerinden geri adım attığı, İsrail’in süreçte giderek yalnızlaştığı ve İran’ın bölgesel konumunu güçlendirdiği görüşünde birleşiyor.
ABD’nin hedefleri ile savaşın sonuçları
Trump yönetimi savaşa girerken İran rejimini devirme ve nükleer silah edinmesini engelleme hedefinin yanı sıra İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurmasını, nükleer programını sökmesini ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarını teslim etmesini talep ediyordu. Bunun yanında İran’ın füze programının tasfiye edilmesi, 300 kilometrenin üzerindeki menzile sahip füzelere son verilmesi ve bölgedeki direniş hareketleriyle ilişkilerinin kesilmesi de Amerikan talepleri arasında yer alıyordu.
Bugün masadaki mutabakat çerçevesine bakıldığında ise savaşın başlangıcında ilan edilen hedeflerle ortaya çıkan sonuçlar arasında ciddi bir fark göze çarpıyor. İran rejimi ayakta kalmayı başardı; nükleer altyapısının sökülmesini kabul etmedi, füze programı müzakere başlıkları arasında yer almadı ve bölgesel müttefikleriyle ilişkilerini sonlandırdığına dair herhangi bir hüküm ortaya çıkmadı. Buna karşılık yaptırımların hafifletilmesi, dondurulmuş fonların serbest bırakılması ve petrol ihracatının önünün açılması gibi ekonomik kazanımlar gündeme geldi.
Bu nedenle bölgedeki birçok yorumcu, savaşın başında ilan edilen hedeflerle bugün masada bulunan sonuçlar arasında belirgin bir mesafe oluştuğuna dikkat çekiyor.
Kırılgan bir müzakere süreci
Her ne kadar taraflar iyimser bir dil kullansa da anlaşmanın önünde ciddi pürüzler ve güvensizlikler bulunuyor. Tahran, somut ve peşin garantiler istiyor. 60 günlük maratonda yaşanacak en ufak bir detay anlaşmazlığında masanın devrilme riskini barındırıyor. Ancak Amerikan tek kutuplu hegemonyasının sınırlarını göstermesi ve İran’ı küresel ticaret, enerji ve güvenlik denklemlerinde vazgeçilmez bir ortak olarak tescillemesi bakımından, bölge tarihinde yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Önümüzdeki 60 gün, bu kapının tamamen açılıp açılmayacağını belirleyecek.
Trump ile Tahran arasındaki mutabakat: Kaybedenin imzaladığı zafer belgesi
Mutez Ebu Semre
Middle East Online
İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında imzalanması planlanan mutabakat çerçevesinin kaderinin belirlenmesine saatler kala, sızdırılan bilgiler konusunda çelişkiler hâlâ gündemin merkezinde yer alıyor. Şeytan her zaman ayrıntılarda gizlidir ve muhtemelen şeytanlar, açıklanan mutabakat maddelerinden daha fazladır.
Bu belgenin her iki taraf açısından önemi, maddelerinin mağlup tarafın imzaladığı bir zafer belgesi olarak sunulacak olmasından kaynaklanıyor. Bu da kamuoyuna açıklanacak ayrıntılar üzerinde bile uzlaşmayı son derece zorlaştırıyor. Bununla birlikte, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin açıklamaları, Tahran’ın duyurduğu ve Washington’un büyük bölümünü yalanlamadığı maddelerle büyük ölçüde örtüşüyor. Bu maddeler, İran’ın nükleer programına ilişkin tüm konuların 60 günlük müzakere sürecinde ele alınacağını gösteriyor.
Tüm cephelerde çatışmaların durdurulması, ABD’nin İran’ın egemenliğine saygı göstereceği ve İran çevresindeki askeri varlığını azaltacağı yönündeki taahhüdü, petrol satışına yönelik yaptırımların askıya alınması, Tahran’ın mali kaynaklarına erişiminin sağlanması ve dondurulmuş 24 milyar dolarlık varlığın serbest bırakılması; bunların yarısının müzakerelerin başlamasıyla birlikte İran’a aktarılması ve deniz ablukasının kaldırılmasının başlatılması öngörülüyor. Buna karşılık İran, Hürmüz Boğazı’nı kendi düzenlemeleri çerçevesinde yeniden açacak, nükleer silah üretmemeyi taahhüt edecek, anlaşmanın uygulanmasını denetleyecek bir mekanizmanın kurulmasını kabul edecek ve son olarak nihai anlaşma Birleşmiş Milletler tarafından onaylanacak.
Mevcut verilere dayanarak, bu mutabakat zaptının stratejik nedenlerden ötürü tarihsel olarak İran’ın elde ettiği en avantajlı ve en faydalı anlaşma olabileceği söylenebilir. Bunların başında, 2015 nükleer anlaşmasının İran’ı sınırlandırması ve çevresinden tecrit edilmesi gereken bir “güvenlik dosyası” olarak görmesi geliyor. Söz konusu anlaşma, İran rejiminin bölgesel rolünü tanımamış, onu izole bir vaka olarak değerlendirmişti.
Mevcut çerçeve ise Tahran’a Ortadoğu’nun temel aktörlerinden biri olarak “uluslararası ve bölgesel meşruiyet” kazandırıyor. Müzakere sürecinin Lübnan dosyasıyla ilişkilendirilmesi de, İran’ın bu ülkedeki varlığının ve bölgesel krizlerin çözüm anahtarlarının büyük ölçüde onun elinde olduğunun ABD ve Batı tarafından resmen kabul edilmesi anlamına geliyor.
Ayrıca bu çerçeve, İran’a Hürmüz Boğazı üzerinde en azından idari ve güvenlik boyutunda örtülü bir rol tanıyor. Bu durum, Tahran’a küresel enerji güvenliğinin doğrudan kendisiyle koordinasyona bağlı hale gelmesini sağlayan son derece önemli bir jeopolitik koz kazandırıyor. Bu stratejik kazanç, birkaç yüz kilogram zenginleştirilmiş uranyumdan vazgeçmenin maliyetini fazlasıyla telafi ediyor. Oysa 2015 anlaşması, Boğaz’ın hukuki ya da askeri statüsünde herhangi bir değişiklik yaratmamıştı.
Bununla birlikte, mutabakatın sızdırılan maddelerinde yer almayan bazı başlıklar da bulunuyor. Örneğin balistik füze programına ilişkin herhangi bir ayrıntı açıklanmadı. Ayrıca yaklaşık 450 kilogram zenginleştirilmiş uranyumun teslim edilmesi ve belirli bir “dondurma dönemi”nin kabul edilmesi gibi bazı konuların detayları da belirsizliğini koruyor. Bu ise İran’ın nükleer tesislerini sökmeyeceği, gelişmiş santrifüjlerini kapatmayacağı ve “bilimsel bilgisini” kaybetmeyeceği anlamına geliyor. Çünkü dondurma geçici bir uygulama olup, Washington’un taahhütlerini ihlal etmesi durumunda kısa sürede geri alınabilir. Buna karşılık altyapı ve yüksek düzeyde zenginleştirmeye geri dönme kapasitesi korunmuş olacak.
Bu geçici dondurma ve uranyum teslimi karşılığında İran; yaptırımların kaldırılması, ekonomisini ve petrol satışlarını boğan deniz ablukasının sona erdirilmesi ve dondurulmuş fonların kademeli olarak serbest bırakılması gibi acil ve hayati kazanımlar elde ediyor. Bu durum rejime içeride güçlü bir ekonomik nefes aldırırken, iç ve dış politikada yeniden toparlanma imkanı da sunuyor.
Şu anda gündemde olan belge, nihai bir anlaşma değil; yalnızca 60 gün sürecek müzakerelere giriş için hazırlanmış bir çerçeve niteliğinde. Temel sorun ise Tahran’ın, Trump’ın 2018 yılında nükleer anlaşmadan çekilmesini hâlâ hatırlıyor olması. Bu nedenle İran somut ve önceden verilmiş güvenceler arıyor. Washington ise tavizlerin İran’ın tutumuna bağlı olarak kademeli ve parçalı şekilde verilmesi gerektiğini düşünüyor. Daha açık ifadeyle, her İran taahhüdüne karşılık bir ödül verilmesi yaklaşımını benimsiyor. Bu çelişki, imzadan sonraki müzakere sürecinin herhangi bir ayrıntılı anlaşmazlıkta çökme riski taşıdığı anlamına geliyor.
ABD-İran anlaşmasının kazanç ve kayıp bilançosu
Nasır Kandil
es-Savra/Yemen
Savaşın başlamasından bu yana ilk kez, Amerikan ve İran söylemleri anlaşmanın artık yakın olduğu konusunda birleşiyor. ABD Başkanı Donald Trump, İran ile mutabakatın yaklaştığını ve büyük meselelerin çözüldüğünü açıklarken, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi de anlaşmanın fiilen hazır olduğunu, geriye yalnızca uygulama düzenlemeleri ve mekanizmalarının kaldığını belirtti. Böylece Washington ile Tahran, aylar süren savaşın, karşılıklı baskıların ve çelişkili mesajların ardından, müzakerelerin akıbeti konusunda ilk kez bu denli benzer bir dil kullanmış oldu.
Bu gelişmenin önemi yalnızca bir anlaşmaya yaklaşılmış olmasından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda ilk kez başlangıç noktası ile varış noktası arasında nesnel bir karşılaştırma yapma imkanı sunuyor. Zira savaşlar sloganlarla değil sonuçlarıyla ölçülür; müzakereler de açıklananlarla değil, elde edilen kazanımlarla değerlendirilir. Bu nedenle savaşın arifesinde ve ilk günlerinde tarafların ilan ettiği pozisyonlara dönmek, yaklaşan anlaşmanın taraflardan biri için bir zafer mi yoksa güç dengelerinin dayattığı orta yolcu bir uzlaşı mı olduğunu anlamak açısından gerekli görünmektedir.
Trump yönetimi savaşa girerken, yalnızca İran’ın nükleer silah edinmesini engellemeyi hedeflemiyordu. Trump, taleplerin çıtasını İran’ın uranyum zenginleştirmeden tamamen vazgeçmesi, nükleer programını sökmesi ve zenginleştirilmiş uranyum stokunu Washington’a teslim etmesi gerektiğini savunacak kadar yükseltmişti. Ayrıca Washington, İran’ın füze programının tasfiye edilmesini, 300 kilometreden daha uzun menzilli füzelere sahip olmamasını ve eş zamanlı olarak bölgedeki direniş güçleriyle ilişkilerini sonlandırmasını talep ediyordu.
Buna karşılık İran, Cenevre ve Maskat görüşmelerinden savaşın patlak vermesine kadar temel ilkelerine bağlı kaldı: İran toprakları içinde uranyum zenginleştirme hakkının korunması, nükleer tesislerin sökülmesinin reddedilmesi ve füze programı ile müttefikleriyle ilişkilerinin herhangi bir müzakerenin konusu yapılmaması. Sıkı uluslararası denetimi kabul etmeye ve nükleer programının silah üretimine yönelik olmadığını kanıtlayacak güvenceler vermeye hazır olduğunu ifade etti.
Bu pozisyonlar, yaklaşan anlaşma hakkında sızdırılan bilgilerle karşılaştırıldığında, kazanç ve kayıpların bilançosu netleşmeye başlıyor. Artık mesele, tarafların savaşın başında ne istediği değil; savaştan sonra bu hedeflerden geriye neyin kaldığı ve her tarafın müzakere masasında neyi koruyabildiği ya da elde edebildiğidir. İşte tam da bu açıdan bakıldığında, Washington ve Tahran’ın anlaşmaya nasıl baktığı ve tartışmaların neden özellikle İsrail’de daha sert yaşandığı anlaşılabilir. Çünkü anlaşmanın kendisi, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun siyasi ve kişisel geleceği açısından bir sınava dönüşmektedir.
Ancak savaş öncesindeki tutumlarla bugün sızdırılan anlaşma maddelerini karşılaştırmak tek başına yeterli değildir. Çünkü savaşın kendisi, müzakere masasına daha önce bulunmayan yeni unsurlar eklemiştir. Bunların başında, açık bir uluslararası geçit olmaktan çıkıp İran’ın uluslararası gündeme taşıdığı egemenlik ve strateji kartına dönüşen Hürmüz Boğazı gelmektedir. Artık herhangi bir anlaşma, bir şekilde Boğaz’daki seyrüsefer meselesini ve İran’ın güvenlik ile yönetim konusundaki rolünü ele almak zorundadır.
Ayrıca Lübnan dosyası da müzakerelerin merkezine yerleşmiştir. İran, anlaşma sürecini İsrail’in yürüttüğü savaşın sona erdirilmesiyle ilişkilendirmiş ve herhangi bir uzlaşının Lübnan ve Gazze’deki savaşların sonlandırılmasından ve bunların doğurduğu yeni bölgesel gerçekliklerden ayrı düşünülemeyeceğini savunmuştur.
İran açısından ise kazançlar daha derin ve daha belirgin görünmektedir; hatta bunları stratejik zaferler olarak nitelemek mümkündür. İran yalnızca nükleer, füze ve bölgesel dosyalardaki temel ilkelerini koruyarak çıkmamakta, aynı zamanda kendisini güvenlik, enerji ve küresel ticaret denklemlerinin oluşturulmasında vazgeçilmez bir ortak olarak kabul ettiren büyük bir bölgesel ve uluslararası güç görüntüsüyle çıkmaktadır.
…
Hürmüz Boğazı da savaş sırasında İran için stratejik bir güç kaynağına dönüşmüş; Tahran, istediği zaman bu kartı kullanabileceğini ve dünya enerji ile deniz ulaşım güvenliğinin artık onun rolü ve çıkarları hesaba katılmadan tartışılamayacağını göstermiştir.
Belki de en önemli dönüşüm, bölgenin genel görünümünde yaşanmaktadır. Savaştan önceki tablo, İbrahim Anlaşmalarının ivme kazanmasına ve İran’ın konumunun gerilediği, İsrail’in ise ABD ve müttefiklerinin başlıca güvenlik ortağı olarak öne çıktığı “Yeni Ortadoğu” söylemine dayanıyordu.
Ancak savaş ve anlaşma sonrasında şekillenen manzara köklü biçimde farklı görünmektedir. Amerikan-İran ilişkileri açık çatışma mantığından karşılıklı anlayış ve çıkar yönetimi mantığına doğru kaymıştır. Böylece ABD’nin bölgedeki askeri varlığının ve üslerinin geleceği ile İran ve İsrail arasındaki gerçek güç dengesi hakkında daha önce gündemde olmayan sorular yeniden ortaya çıkmıştır.
Tam da bu noktada İsrail, en büyük stratejik kaybeden olarak görünmektedir. İran’daki İslam Cumhuriyeti’nin çökmesi veya teslim olması beklenen savaş, en azından İran’ın nükleer programının tasfiyesi ve bölgesel rolünün azaltılmasıyla sonuçlanması gerekirken, sonunda İran’ın bölgenin temel aktörlerinden biri olarak konumunu pekiştirmiştir.
İran’ı tecrit etmesi beklenen anlaşma ise, onun rolünün ve yeni dengelerin oluşturulmasındaki ortaklığının tanınmasıyla sonuçlanmıştır. Ayrıca İsrail’in müttefiklerine güvenlik sağlayabilen bir güç olduğu yönündeki imajı da ağır yara almıştır. Çünkü aylar süren savaşa rağmen doğrudan Amerikan müdahalesi olmaksızın kendisini koruyamadığı ve siyasi-askeri şartlarını dayatamadığı ortaya çıkmıştır.
Trump, İran bataklığında: Dünyada gücün kuralları mı değişiyor?
Muhammed Saad Abdüllatif
El-Usbu/Mısır
Amerikan tek kutuplu hegemonyası döneminin sonunun başlangıcına ve çok kutuplu bir uluslararası sistemin doğuşuna mı tanıklık ediyoruz?
Benim görüşüme göre dünya gerçekten de büyük bir geçiş döneminin eşiğinde. Bu dönem ne Soğuk Savaş’a benziyor ne de Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından ortaya çıkan tek kutuplu düzene. Bu, güç dengelerinin yeniden şekillendiği ve nüfuz haritalarının yeniden çizildiği yeni bir aşama. Üstelik bu süreç yalnızca askeri güçle değil; siyasi coğrafya, ekonomi, teknoloji ve devletlerin kendi çıkarlarını savunma iradesi arasındaki karmaşık etkileşimle belirleniyor.
Bu nedenle ABD-İran savaşı, geçici bir kriz olarak değerlendirilemez. Aksine, 21. yüzyılın mutlak hegemonyanın sonunu ve yeni uluslararası dengeler çağının başlangıcını işaret eden büyük göstergelerden biri olarak görülmeli. Çünkü artık tarihin son cümlesini yazmak için yalnızca güç sahibi olmak yeterli değildir.
En büyük kaybeden İsrail: İran ne kazanacak?
Yahya Dabbuk
El Ahbar/Lübnan
Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında şekillenmekte olan ön mutabakat, nihai bir çatışma çözümünden ziyade bir “niyet beyanı”na daha yakın görünüyor. Zira bu mutabakatın temel amacı, belirli bir zaman dilimi içerisinde kapsamlı bir çözüme ulaşmak üzere müzakerelerin önünü açmaktır; ancak bu sürenin sonunda böyle bir çözüme varılacağını gösteren kesin işaretler henüz ufukta görünmemektedir.
Bu formül, iki tarafın, özellikle de ABD’nin, askeri yolla kesin sonuç elde etmenin zorluğunu ve İran konusunda mevcut çıkmazın sürmesinin doğuracağı ağır ekonomik ve siyasi sonuçları örtülü biçimde kabul ettiğini gösteriyor. Ancak müzakere sürecinin başlaması konusunda anlaşmaya varmak bile bu kadar zaman almış, bu denli siyasi ve ekonomik baskı gerektirmiş ve daha da önemlisi karşılıklı askeri saldırılar yaşanmışsa, onlarca yıldır birikmiş karmaşık dosyaların ayrıntılarına girildiğinde durumun nasıl olacağı sorusu ortada durmaktadır.
Gerçekte, tırmanma ihtimali yaklaşan müzakerelerin üzerinde gölge olmaya devam edecektir. Özellikle de 60 günlük bir zaman dilimi öngörülen bu mutabakatın maddeleri -ateşkes, Hürmüz Boğazı’nın açılması ve Amerikan deniz ablukasının kaldırılması gibi konular- karşılıklı baskı ve pazarlık araçlarına dönüşecektir.
Bu nedenle çatışma sahalarında kalıcı bir sükunetten söz etmek için henüz erken. Daha olası olan, gelişmelerin müzakerelerin gidişatına ve sonuçlarına bağlı olarak inişli çıkışlı bir seyir izlemesidir. Bununla birlikte, henüz nihai bir anlaşma niteliği taşımayan bu mutabakat metni, mutlak bir galip ya da mağlup ortaya çıkarmasa da, tarafların kazanç ve kayıplarının bilançosunu büyük ölçüde netleştirmektedir.