Ana içeriğe geç

İhsan Cemal Karaburçak'ın renkleri, işaretleri ve hafızası

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin sergi salonunda karşıma çıkan İhsan Cemal Karaburçak sergisi, yalnızca bir resim sergisi değil. Türk resim tarihinin kıyısında kalmış bir ismin yeniden görünür kılınmasıydı.

İhsan Cemal Karaburçak'ın renkleri, işaretleri ve hafızası
Evrensel
16

Kültür politikaları çoğu zaman büyük festivaller, popüler etkinlikler ya da yüksek ziyaretçi sayılarına indirgenerek tartışılıyor. Oysa belediyelerin kültür alanındaki en önemli işlevlerinden biri, unutulmuş olanı yeniden kamusal hafızaya davet etmektir. Özel koleksiyonların sessizliğinde kalmış sanatçıları, kuşaklar arasında dolaşıma sokmak; hafızanın yalnızca seçkinlere değil, kentte yaşayan herkese ait olduğunu hatırlatmaktır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin sergi salonunda karşıma çıkan İhsan Cemal Karaburçak sergisi, tam da bu nedenle önemliydi. Bu yalnızca bir resim sergisi değildi; Türk resim tarihinin kıyısında kalmış bir ismin yeniden görünür kılınmasıydı.

1898 doğumlu Karaburçak, Osmanlı'nın son dönemini, Cumhuriyet'in kuruluşunu, Anadolu'nun yeniden örgütlenmesini ve modernleşmenin çelişkilerini yaşamış bir isim. Posta ve Telgraf teşkilatında görev yapmış, Anadolu'nun farklı kentlerini dolaşmış, gazetecilik yapmış ve akademik eğitim almadan kendi resim dilini kurmuş bir otodidakt.

Belki de bu yüzden eserlerinde kesinliklerden çok eşikler vardır.

Sergide yer alan Turan Erol'un şu cümlesi, Karaburçak'ın bütün poetikasını özetliyordu:

"Ankara akşamlarında, akşamın geceye dönüştüğü saatlerde, damların, bacaların arkasında Karaburçak morunu gördüğünüz olmadı mı?"

Karaburçak'ın moru yalnızca bir renk değildir.

Öncelikle bir zaman duygusudur. Gün ile gece arasındaki, ışığın çekildiği ama karanlığın henüz tam yerleşmediği eşik anın rengidir. Empresyonistler güneşin peşinden giderken, Karaburçak güneş çekildikten sonra ortaya çıkan renklere bakar. Kendi sözleriyle, "Güneş de renkleri öldürdüğü için..." doğanın karardığı saatleri sever.

Bu nedenle mor, aynı zamanda Cumhuriyet'in ilk kuşağının duygusuna da dönüşür. Kurucu iyimserliğin ardından gelen düşünceli yalnızlık hâli; büyük anlatıların çözülmeye başladığı ama umudun bütünüyle terk edilmediği bir ara bölge...

Belki de bu yüzden Karaburçak'ın moru, yalnızca gökyüzüne ait değildir. Kent manzaralarına, limanlara, evlerin duvarlarına, figürlere ve zamanın kendisine yayılır. Bir atmosferden çok bir ruh hâline dönüşür.

Sergide ilerledikçe figüratif dünyadan soyuta doğru ilerleyen bir dönüşüme tanıklık ediyoruz. Limanlar, evler, ufuk çizgileri ve gündelik hayatın tanıdık imgeleri giderek çözülüyor; yerlerini işaretlere, şifrelere ve ağlara bırakıyor.

Bir yanda gemilerin salındığı kent manzaraları vardır; diğer yanda ise siyah zeminler üzerinde yeşil çizgiler, soyut semboller ve neredeyse okunamayan alfabeler.

Sanki bir kuşağın dünyayı açıklama arzusu ile modern dünyanın artık bütünüyle açıklanamayacağı hissi yan yana durmaktadır.

Karaburçak'ın Posta ve Telgraf teşkilatındaki geçmişi burada yeni bir anlam kazanır. Yapıtlarında tekrarlayan mors alfabesi çağrışımlı işaretler, yalnızca gizli mesajlar değildir. Haber akışının, iletişimin ve kodların içinde yaşamış bir insanın dünyayı algılama biçimidir bunlar.

İnsan artık dünyaya doğrudan ulaşamaz; onu işaretler, sistemler ve ağlar aracılığıyla deneyimler.

Bugün baktığımızda bu soyut kompozisyonlar şaşırtıcı biçimde çağdaş görünüyor. Bir metro haritasını, bir sinir sistemini, dijital ağları ya da bilgisayar devrelerini andırıyorlar. Karaburçak, sanki yaşamadığı bir çağın görsel dilini önceden sezmiş gibidir.

Bu noktada serginin başlığı zihnimde kendiliğinden oluştu: Mor(s) Alfabesi.

Çünkü Karaburçak'ın dünyasında mor ile mors birbirine yaklaşır. Biri rengin dili, diğeri işaretin dili gibidir. Önce manzaralar vardır. Sonra renkler öne çıkar. Sonunda ise dünya, çözülerek işaretlere dönüşür.

Dünyanın görünmez bağlarla birbirine tutunduğunu, kesinliklerin yerini şüpheye bıraktığını, büyük ideallerle kırılganlıkların aynı anda var olabileceğini hissettirir.

Belki de Karaburçak'ın özgünlüğü tam burada yatar.

Önce memleketi resmetmiştir.

Sonra memleketin renklerini.

Sonunda ise geriye işaretler kalmıştır.

Ve bütün bu dönüşüm boyunca mor hep varlığını sürdürmüştür.

Gökyüzünde, kent manzaralarında ve soyut kompozisyonlarda dolaşan bu mor, bir renkten çok bir düşünme biçimine dönüşür. Kesinlik ile belirsizlik, umut ile melankoli, geçmiş ile gelecek arasında salınan bir eşik hâline...

Belki de belediyelerin kültür-sanat hizmetlerinin en kıymetli yanı budur: Bize yalnızca yeni olanı göstermek değil, unuttuğumuz renkleri yeniden hatırlatmak.

Bazen bir sergi salonundan çıkarken yanınıza bir isim değil, bir alfabe alırsınız.

Bu kez o alfabenin adı Mor(s) Alfabesi'ydi.

Kaynağa Git

İlgili Haberler