Ana içeriğe geç

Yırtık atletin parçası

"Karanlık bazen çok kalabalık olabilir. Ama ışık, hatırlayanların omuzlarında taşınır. Ben taşıyorum. Çünkü ben o gün oradaydım. Yedi yaşındaydım. Ve hâlâ o yangının içinden çıkıp gelen çocuğun sesini duyuyorum."

Yırtık atletin parçası
Evrensel
16

Bazı insanların yaşı nüfus cüzdanlarında yazar, bazılarınınki hafızalarında.

Benim yaşım biraz da yangın kokar.

Aradan otuz üç yıl geçti. İnsan, otuz üç yılda şehirler değişir, çocuklar büyür, ölüler toprağa karışır, acılar kabuk bağlar sanıyor. Oysa bazı günler vardır; takvimden düşmezler. Her yıl yeniden gelir, kapıyı çalar, içeri girer ve en eski yaranın üzerine otururlar. Ben hâlâ 2 Temmuz 1993’teyim. Yedi yaşındayım. Sivas Atatürk Kültür Merkezinin içindeyim. Ablam yanımda. Katlanan koltukların altına saklanmışız. Dışarıdan gelen sesler duvarları aşarak içeri doluyor.

Önce cam kırılmaları.

Sonra sloganlar.

Sonra tekbirler.

Sonra çığlıklar.

Seslerin ne anlama geldiğini tam bilmiyorum ama korkunun ne olduğunu öğreniyorum.

Bir uğultunun içinden bir ses yükseliyor:

“Yakın!”

Ardından yüzlerce kişinin ağzından çıkan başka bir ses:

“Allahu Ekber!”

O an dünya küçülüyor. Bir salon kadar oluyor. Bir koltuğun altı kadar oluyor. Ablam bana bakıyor. Yüzü bembeyaz. Sonra hayatım boyunca unutamayacağım cümleyi fısıldıyor:

“Ölürsem annemin yanına gömsünler beni.”

Yedi yaşındaki bir çocuğun omuzlarına ölümün ağırlığı o gün bırakılıyor. Yıllar geçti. O cümle büyüdü. Benimle birlikte büyüdü. Hâlâ içimde yaşıyor. Koltukların arasından baktığımda amcamı görüyorum. Elinde yangın tüpüyle bir o yana bir bu yana koşuyor. Yaralılara yardım ediyor. Birinin başından kan akıyor. Amcam üzerindeki beyaz atleti çıkarıp yırtıyor. Kumaş parçalarını yaranın üzerine bastırıyor. O gün yalnızca o atlet yırtılmadı. Ben de yırtıldım. Kimsenin göremediği bir yerimden. Ve sanırım bir daha hiç tamir olamadım. Saatler geçiyor. Ya da bana öyle geliyor. Korkunun içinde zaman uzuyor çünkü. Sonra bizi otobüslere bindiriyorlar. Kaçırıldığımızı düşünüyorum. Ali Baba Mahallesi’ne doğru gidiyoruz. Annem yanımda. Otobüs ilerliyor. Pencereden dışarı bakıyorum. Yol bitmiyor. Şimdi biliyorum; o yol yarım saat bile sürmedi. Ama yedi yaşındaki bir çocuk için korku, zamanı da mesafeyi de uzatıyor.

Ali Baba’nın girişinde iniyoruz. Fidanlığın önünde insanlar var. Yanımızda bir amca duruyor. Koray ile Menekşe Kaya’nın babası İsmail Kaya. Annemle babam onu çay içmeye çağırıyor. Ama onun aklı başka yerde.

“Çocuklar otelde” diyor.

“Aklım onlarda.”

Bir çay soğuyacak kadar bile zaman geçmiyor.

Telefon çalıyor. Arayan amcam. Bugün bile kulaklarımda duran o sesle konuşuyor:

“Madımak’ı ateşe vermişler.”

Sonra herkes balkona koşuyor. Ben de. Uzakta yükselen dumanı görüyorum. Gökyüzüne doğru çıkan siyah bir yara gibi. Tam o sırada İsmail Kaya’nın koştuğunu görüyorum. Madımak’a doğru. Çaresizce. Umutla. Korkuyla. Bir babanın yüreğiyle. Ve ben galiba o günden beri onunla birlikte koşuyorum. Otuz üç yıldır. Nefes nefese. Yetişemeden. Duramadan. Kırk yaşındayım şimdi. Ama bazı geceler yine yedi yaşıma dönüyorum. Kulaklarım aynı sesleri duyuyor.

“Yakın!”

Sonra yıllar sonra başka sesler ekleniyor hafızama.

“Çok şükür halk zarar görmedi.”

İnsan bazen bir yangından değil, bir cümleden yanıyor. Madımak’ta yalnızca insanlar ölmedi. Adalet de yaralandı. Vicdan da. İnsanlık da.

Biz yıllarca “Sivas’ın hesabı sorulacak” diye bağırdık. Sonra o slogan yavaş yavaş “Unutmadık”a dönüştü. Çünkü hesabı sorulamadı. Unutulmadı ama sorulamadı. Bazıları makam sahibi oldu. Bazıları ödüllendirildi. Bazıları korundu. Biz ise büyüdük. Ama büyürken içimizdeki çocukları kurtaramadık. Ben kurtaramadım. O çocuk hâlâ bir koltuğun altında bekliyor. Hâlâ dışarıdaki sloganları dinliyor. Hâlâ ablasının ölümden söz ettiği o ana sıkışıp kalıyor.

Üç yıl önce amcam öldü. O gidince yük daha ağırlaştı. Çünkü artık o günleri konuşabileceğim, o yangının içinden çıkmış bir tanık daha eksildi dünyadan. Ama ben onu her hatırladığımda aynı görüntü geliyor gözümün önüne: Elinde yangın tüpü. Koşuyor. Sonra atletini yırtıyor. Bir yaraya bastırıyor.

Belki de bu yüzden kendimi hep o atletin bir parçası gibi hissediyorum. Yırtılmış. Eksilmiş. Ama hâlâ yaranın üzerinde duran bir parça. Kırk yaşındayım. Otuz üç yıldır aynı yaranın üstünde bekliyorum. Kan dursun diye. Acı dinsin diye. Adalet gelsin diye. Henüz olmadı. Ama vazgeçmedim. Artık ağlamaktan çok anlatıyorum. Çünkü anlatmak da bir direniştir. Hatırlamak da. İsimleri anmak da.

Ve biliyorum ki bizim otuz üç cana borcumuz var. Bir türkü borcumuz. Bir umut borcumuz. Bir hayat sevinci borcumuz. Bir insanlık borcumuz. Karanlık bazen çok kalabalık olabilir. Ama ışık, hatırlayanların omuzlarında taşınır. Ben taşıyorum. Çünkü ben o gün oradaydım. Yedi yaşındaydım. Ve hâlâ o yangının içinden çıkıp gelen çocuğun sesini duyuyorum.

“Unutma.”

Unutmuyorum.

Unutturmayacağım.

Kaynağa Git

İlgili Haberler