Ana içeriğe geç

Guardiola'dan Mourinho'ya, Simeone'dan Ancelotti'ye... Montella'nın göremediği

Herkes milli futbolcuları konuşuyor, eleştiriyor. Oysa Dünya Kupası'nın asıl hikâyesi kulübede yazıldı… Guardiola, Mourinho, Simeone ve Ancelotti'nin yıllar önce çözdüğü bir gerçeği Montella neden göremedi, Avustralya ile Paraguay'ın ortak planı neydi ve Türkiye neden bu tuzağa düştü?

Guardiola'dan Mourinho'ya, Simeone'dan Ancelotti'ye... Montella'nın göremediği
Odatv
16

Türkiye Milli Takımı'nın Dünya Kupası performansını yalnızca skorlar üzerinden değerlendirmek yanıltıcı olur.

Asıl tartışılması gereken, bir takımın aynı oyun anlayışını farklı rakiplere karşı ne kadar değiştirebildiğidir.

Modern futbolda başarı, tek sistemi kusursuz oynamaktan çok, aynı oyun felsefesini farklı senaryolara uyarlayabilme becerisidir.

Elemelerde Türkiye'nin belirgin bir oyun kimliği vardı. Geriden pasla çıkan, topa sahip olmayı isteyen, orta sahadaki teknik oyuncular üzerinden oyunu yönlendiren bir yapı…

Bu anlayış, özellikle önde baskı yapan veya oyunu karşılıklı oynamaya çalışan rakiplere karşı etkili oldu. Çünkü, topu kazandığında önünde kullanabileceği boş alanlar buluyordu.

İLK İKİ MAÇ HATASI

Ne var ki:

Dünya Kupası'nın ilk iki maçında tamamen farklı bir tablo ortaya çıktı. Avustralya ve Paraguay risk almadı. Türkiye'yi önde karşılamak yerine kendi yarı sahalarına çekildiler. İki dar savunma hattı kurarak merkezi kapattılar ve Türkiye'yi sürekli kanatlara yönlendirdiler. Böylece Türkiye topa sahip oldu ama istediği oyunu oynayamadı.

İşte burada modern futbolun önemli ayrımlarından biri devreye giriyor: Topa sahip olmak ile oyunu kontrol etmek aynı değildir…

Bu ayrımı en iyi gösteren teknik adamlardan biri Pep Guardiola... Kariyerinin ilk dönemlerinde neredeyse tek çözümü topa sahip olmaktı. Ancak özellikle Manchester City yıllarında oyununu değiştirdi. Bugün City, rakip önde bastığında kısa pasla çıkıyor, rakip geriye çekildiğinde ise zaman zaman kaleciden uzun toplarla ilk baskıyı kırıyor. Guardiola artık tek bir pas modeline bağlı kalmanın rakibin işini kolaylaştırdığını biliyor.

Benzer dönüşümü Carlo Ancelotti yıllardır uyguluyor. Onun takımlarının belirli bir dizilişe saplanıp kaldığını söylemek zor. Aynı maç içinde bile rakibin baskısına göre savunma bloğunu geri çekiyor, zaman zaman topu bilinçli biçimde rakibe bırakıyor.

Ancelotti için önemli olan topun kimde olduğu değil, tehlikeli alanların kim tarafından kontrol edildiğidir.

ÇOK ELEŞTİRİLDİ AMA

Gelelim bizde çok eleştirilen bir teknik direktöre:

Fenerbahçe’de talihsiz süre yaşasa da Jose Mourinho farklı sistemlerle başarı üreten isimlerden biri...

Mesela: Takımlarının topa yüzde 65 oranında sahip olmasıyla hiç ilgilenmedi. Rakibe topu bıraktı ama merkezi kapattı. Top rakipteyken oyun onların değil, onun istediği tempoda oynamasını sağladı. Örneğin, 2010'da Inter Milan ile Avrupa'nın en güçlü hücum takımlarını bu anlayışla saf dışı bıraktı.

Bugün Avrupa'nın en başarılı teknik hocası olarak görülen Diego Simeone de aynı mantığı sürdürüyor. Atletico Madrid bazen topa yüzde 35 oranında sahip oluyor ama rakibin istediği oyunu oynamasına izin vermiyor. Çünkü Simeone'nin hedefi topu değil, alanı kontrol etmek...

YA MONTELLA

Türkiye'nin Dünya Kupası’ndaki ilk iki rakibi tam olarak bunu yaptı: Avustralya ve Paraguay topu Türkiye'ye bıraktı ama boş alan bırakmadı.

Milli takımımız pas yaptı ancak rakibin savunma bloklarını hareket ettiremedi.

Top vardı ama tempo yoktu...

Hücum vardı ama derinlik yoktu...

Bu nedenle yüksek topa sahip olma oranı, üretkenliğe dönüşmedi.

Üçüncü maçta ise manzara değişti. ABD daha önde savunma yaptı, geçiş oyununu tercih etti ve arkasında boşluklar bıraktı. Türkiye, elemelerde başarılı olduğu oyunu yeniden oynama fırsatı buldu. Hücumların akıcı görünmesi tesadüf değildi, rakibin bıraktığı alanlar buna izin verdi.

Dolayısıyla sorun Türkiye'nin bir oyun sistemine sahip olmaması değildi.

Sorun, aynı sistemin farklı rakiplere karşı yeterince esnetememesi…

Dünya futbolunun en büyük teknik direktörleri bize yıllardır aynı dersi veriyor:

Futbol, kendi doğrularını rakibe rağmen tekrarlamak değildir. Gerçek ustalık, kendi kimliğini korurken rakibin oyununa göre yeni çözümler üretebilmektir.

Türkiye'nin Dünya Kupası serüveni tam bu eşiği gösterdi. Bir oyun kimliği oluşmuş durumda. Ancak büyük takımlar yalnızca bir sistemi olan takımlar değildir.

Büyük takımlar, aynı kimliğin içinde farklı maçlara farklı cevaplar verebilen takımlardır.

Dünya futbolunun geldiği yer tam da budur.

Mehmet Ali Gürbüz

Odatv.com

Kaynağa Git

İlgili Haberler