Ana içeriğe geç

Özgür Özel: Güçlü liderin şakadan, espriden ödü kopmaz

Özel, İzmir'de yeni il binasının açılışında konuştu. İktidarı hedef alan Özel, "Biz çay içmeye on binlerle geliyoruz" dedi. Cumhuriyet'in, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay'ın programa katılmamasına ilişkin sorusunu da yanıtladı

Özgür Özel: Güçlü liderin şakadan, espriden ödü kopmaz
Gazete Oksijen
16

Mutlak butlan kararının ardından genel başkanlık görevinden alınan, CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, İzmir'de CHP'nin yeni il binasının açılışına katıldı. Burada yaptığı konuşmada iktidarı sert sözlerle eleştiren Özel, CHP'nin halkla bağını vurguladı. Açılışın ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Özel, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay'ın programa katılmamasına ilişkin değerlendirmede bulundu.

Konuşmasında CHP'nin toplumla güçlü bağ kurduğunu savunan Özel, "İzmir'den bütün Türkiye'ye sesleniyorum. Butlancılar bir elin parmakları kadar kişiyle seyahat, ziyaret yaparken biz çay içmeye on binlerle geliyoruz, on binlerle" ifadelerini kullandı.

Özel, konuşmasının ardından Cumhuriyet'in "Cemil Tugay bugün buraya gelmedi, ne düşünüyorsunuz?" sorusunu da yanıtladı. Tugay'ın programa katılmamasına ilişkin değerlendirmesinde, "Düşüncesine saygılıyım ama..." diyerek görüşlerini paylaştı.

Özel'in açıklamaları, CHP'de mutlak butlan kararının ardından yaşanan tartışmaların sürdüğü bir dönemde geldi. Açılış programı, parti yöneticileri ve çok sayıda partilinin katılımıyla gerçekleştirildi.

Özel'in konuşmasının tamamı şöyle:

  • "Yoğun bir haftanın ardından grup toplantımızda yeniden bir aradayız. Partimize yönelik saldırının, işgalin ardından Ankara’da oturmadık. Zaten partinin hedefte olmasının sebebi de çeşitli ihtarlara, telkinlere rağmen Ankara’da oturmak yerine nerede olmamız gerekiyorsa orada olduğumuz, yerel seçim sürecinde 105, devamında dokuzu tematik 21’i büyük halk buluşması, 30. Ardından Saraçhane ile başlayan 111 mitingle sahada ve sürekli milletimizle birlikte olduğumuz için partimize yönelik saldırıların sonucunda alınan butlan kararı ve ardından devletimizin polisi, milletimizin evlatları, polislerini kullanarak 15 katlı binadan çıkarıldıktan sonra bu hafta sonu en son dün pazartesi günü 15’inci ilimizde milletimizle buluştuk. Köy köy, belde belde, şehir şehir gidiyoruz ve milletimizle kucaklaşıyoruz. Cadde cadde, sokak sokak, meydan meydan mücadelemizi büyütüyoruz. Yeni siyaseti, temiz siyaseti, cesur siyaseti, teslim olmayan, başkasının planına göre değil milletin hesabına göre yapılan siyaseti milletimizle birlikte ilmek ilmek örüyoruz. Belki makamlar yok, binalar yok, şatafatlı sahneler yok, hiç olmadı ve hiç kullanmadık. Ama bazen bir kamyon kasasının arkasında, bazen bir traktör römorkunun arkasında, bir kahve sandalyesinin üstünde ya da bir bankın üzerindeyiz. Ama milletin gönlündeyiz.

“Diyarbakır inancımızı, umudumuzu pekiştirdi”

  • Bu hafta önce Diyarbakır’daydık, Diyarbakır sokaklarındaydık. Baskılardan, kayyımlardan çok çeken o şehrin bizi en iyi anlayacak şehir olduğunu biliyorduk. Diyarbakır’a adımımızı attık ve bir takım tartışmaları da geride bırakmıştık. Ama bizi karşılayan Diyarbakır’dan kıymetli bir isim, ‘Üzerimde bir selam var’ dedi. Dün gece avukatlarını çağırmış, ‘Genel Başkanı karşılayacağını, toplantıda olacağını duydum. Onun üzerinden Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı Özgür Özel’e selamlarımı ilet, şehrimize hoş gelmiş’ dedi. Sayın Demirtaş’ın selamlarını aldık, başımızın ve gözümüzün üzerine koyduk. Ulu Camii’de cuma namazını kıldık. Esnaflarımızla buluştuk. Dört Ayaklı Minare’ye vardık ve Rahmetli Tahir Elçi’nin, barış elçisi Tahir Elçi’nin katledildiği yere çiçeklerimizi bıraktık. Rojin’in, Gülistan’ın acılı annelerinin yasını bir kez daha paylaştık. Köşk Mezrası’nda çiftçilerin, köylülerin, üreticilerin bitmeyen dertlerini dinledik. Onlarla birlikte biçerdöverle buğday hasadı yaptık. Diyarbakır’ın iş insanlarıyla buluştuk, sivil toplumuyla buluştuk. Muhtarımızın armağan ettiği 36 taşlı iktidar tesbihimizi aldık. İnancımızı, umudumuzu pekiştiren, bizi bağrına basan Diyarbakır’dan en sıcak duygularla ayrıldık. Diyarbakır’a yürekten teşekkür ediyor, Diyarbakır’ı gönülden selamlıyorum.

“Antep’te izdihamdan esnaf ziyareti yapamadık”

  • Ertesi sabah Antep’e geçtik. Geçerken Nizip, ‘Öyle Nizip’ten geçip gitmek o kadar kolay değil’ dedi. Yüzlerce araç, binlerce kişi… Yol üzerinde, Nizip sınırında bir benzin istasyonunda günün ilk kendiliğinden mitingini yaptık. Varınca Gaziantep’e iş dünyasıyla, işçilerle, sendikacılarla, sivil toplumla bir araya geldik. Esnaf ziyareti yapamadık; kalabalıktan, izdihamdan sokakta esnafa doğru adım atamadık. Girdiğimiz bir - iki dükkanda baktık ki girmek mümkün değil, çıkmak mümkün değil. Esnafı selamlaya selamlaya binlerle, on binle beraber Balıklı Park’a doğru gittik. Orada bir bank bulduk ve üstünden Gaziantep’in inancını, Gaziantep’in kararlılığını hep birlikte paylaştık. Eyüp Sultan Mahallesi’nde bir kamyonet kasasının üstünde ya da ev kadınlarının yer sofrasında çaylarını içtik, sohbet ettik. Nerede durduğunu dosta - düşmana gösteren Gaziantep’in yiğit insanlarına da yürekten teşekkür ediyorum.

“Ecevit’le aynı meydanda römork kasası üzerindeydik”

  • Dün günlerden İzmir’di. İzmir’de Küçük Menderes Havzası’ndaydık. Bir günde altı ilçemizi ziyaret ettik. Bayındır’da çiçek üreten kadınlarla sabah kahvaltı sofrasında buluştuk. ‘Üzüntüden 4 kilo verdim’ diyen, ‘Üzülme, sana otobüs de alacağız, bina da yapacağız’ diyen teyzemin gözyaşlarında ülke için hem hüzünlü ama bir o kadar da inançlı insanlarımızın kararlılığında gücümüze güç, inancımıza inanç kattık. Ödemiş’te rahmetli Ecevit ile aynı meydanda bir römork kasasının üzerindeydik. Kiraz’da aşure dağıtırken, Beydağ’da keşkek döverken, Tire’de sokaklara sığmazken binlerle, on binlerle birlikteydik. Son olarak Konak’a, Kordon’a gittik. Zira bir sokak arkasındaki baba evimize. Sultan - butlan ittifakından sonra bir gece yarısı, bir Babalar Günü’nde oranın iyice boş olduğundan istifade yapılan işgalden sonra çok, çok ısrarla çağırmalarına rağmen ‘Siz o gerilimi sürdürmeyin’ dediğimizde, ‘Zaten yakında bir yeri bize bürolarını, iş şehirlerini bir partilimiz yeni il binamız olarak, seçilmişlerin il binası olarak verdiler’ demişlerdi. Geçtiler, orada çalışmaya başladılar. Dün ‘Altıncı ilçe Konak’a gidip, il binasında seçilmiş İl Başkanı’nı görelim’ dedik. Ne de görelim? Önünde on binleri gördük. On binlerle birlikte İzmir’de bir kez daha kucaklaştık. Bir yanda bir mahkeme kararıyla mutlak sultanın, mutlak butlandan partiyi bölüme umutlarıyla ve onun teklif ettiği görevi kabul eden bir avucun yalnızlığı bir yerde, İzmir’de yüz binlerin kararlılığına yürekten teşekkür ediyorum.

“Rojin’in ailesinin soruları yanıtlanmıyor”

  • Biraz önce söyledim. Diyarbakır’da iki ziyaret… İki anneye, kardeşlere borcum var, sözüm var. Rojin Kabaiş’in ailesinin yanındaydık. Soruşturmanın başlangıcından adli tıp aşamasına kadar şüpheler ve ailenin kaygılarının, şüphelerinin, sorularının yanıtlanmadığı bir süreç yaşanıyor. Israrla söylediler. Dediler ki annesi, babası, kız kardeşi… Baba Diyarbakır’da oturuyor, Iğdır’da bir minare inşaatında elleriyle taş taşıyor. İzin günlerinde Van’a koşup, evladı için adalet arayışını sürdürüyor. Aile diyor ki ‘Rojin’in vücudunda iki erkek DNA’sı bulundu. Halen daha bize suyun içinde 15 günden sonra bile bulunan bu iki erkek DNA’sı için hiçbir şey demeyip, ısrarla ‘Rojin intihar etti, bunu kabul edin’ diyenler var. Bunu böyle söyler misiniz?’ Ben dedim ki ‘Biz bunları okuduk ama bunu böyle söyleyeyim mi?’ Annesi dedi ki ‘Söyle’, kız kardeşi dedi ki ‘Söyle.’ Babalarını aradılar, babaları dedi ki ‘Allah aşkına söyle. Bunları konuşun ki millet bilsin.’ Rojin Kabaiş’in ailesinin adalet arayışından hepimizin haberinin olması, onların hiç olmazsa bir miktar daha umutlanmasına, toplumun bu noktada kendilerine sahip çıkacağına olan inançlarına katkı sağlayacak.
  • Gülistan Doku’nun annesi ilk gün nasılsa öyle. Gördünüz, ‘İlk günden beri yanımızdaydınız’ diyor. Olmaya devam edeceğiz. İlk gün iki gözü iki çeşmeydi, yine iki gözü iki çeşme. Tabii büyük bir mücadele verdi. Cumhuriyet Halk Partisi kadın kollarımız, hukukçu milletvekillerimiz, tüm milletvekillerimizin yanında parlamentodaki muhalefet partileri sahip çıktılar. O dönemde hiç unutulmasın, şehrin bürokrasisi ve orada şüpheli sözler söylediğimizde ‘Devletin valisine diyorsun. Emniyet müdürüne diyorsun, polise mi bunu söylüyorsun?’ diyen dönemin İçişleri Bakanı ve şimdi karşılaştığımız durum… Heyetimiz gidip rapor ettiğinde ilk tebrik edenlerden biriydim. Orada, Tunceli’de bir kadın Cumhuriyet Başsavcısı, adındaki o ‘Cumhuriyet’ ünvanını bugünlerde en çok hak edenlerden biri. Her şeye rağmen 1,5 yıldır, öyle bir - iki aydır değil. Göreve atandığı günden beri kararlılıkla bu işin üstüne gidiyor. Gülistan’ın annesi ona bir Kürtçe ‘Allah ondan razı olsun’ diyor, dönüyor bir de Türkçe ‘Allah ondan razı olsun’ diyor. O kadın Cumhuriyet Başsavcısı’nın yürüttüğü soruşturmayla… Bizim arkadaşlarımız basın toplantısında oradaki bürokrasiye laf söyleyince neredeyse vatan haini, devlet düşmanı ilan ediliyorduk. Dönemin İl Emniyet Müdürü tutuklu, dönemin Valisi tutuklu, Vali’nin oğlu tutuklu, işaret edilen kişi Amerika’da tutuklu. Ümit ediyoruz ki en kısa zamanda Türkiye’ye teslim edilecek. Ancak annenin ve kardeşlerin yine de bir feryadı var. Diyorlar ki ‘Bir an önce bir mezarımız olsun istiyoruz. Bir de emniyet aşamasına gelindi. Bize dediler ki emniyet sürecinde de 24 ağır şüpheli var. Sanki iş orada durdu. Aman gidip bunu söyleyin, siz konuşursanız bu işler ilerliyor’ diyor. Bir bunu söylüyor, bir dönüyor kadın Cumhuriyet Başsavcısı’na dua ediyor. Biz de Gülistan’ın annesinin hiç olmazsa mezarına kavuşması için ve artık o gözyaşlarının bir yerde durup yasının tutulup, artık onun da hayatının bundan sonrasını elbette evladının yasını tutan ama hiç olmazsa evladının mezarını bilen ki bu en önemli insan haklarından bir tanesi, bir annemiz olarak hayatını sürdürmesini ümit ediyoruz. Bu konudaki kararlılığımızı bir kez daha vurguluyorum.

“NATO zirvesi olacak, bir acayip olağanüstü hal var”

  • Değerli arkadaşlar, biz Ankara’da binalardan çıkıp gidince gittiğimiz yerlerdeki heyecanı, desteği, enerjiyi görünce; daha önce görmediğimiz bir öfkenin, bir enerjiye, o enerjinin bir kararlılığa dönüştüğünü görünce zaman zaman diyoruz ki ‘Bir şeyler oluyor.’ Bıraktığımız Ankara’da da bir şeyler oluyor. Öyle Ankara değil ama Erdoğan’a yakışan, bugünkü iktidarın yönetim anlayışına yakışan ama hepimizi utandıran bir şeyler oluyor. NATO zirvesi olacak, yabancı liderler gelecek diye kendi insanlarına çile tasarlayan, güvenlik önlemlerini artık akıl almaz boyutlara taşıyan, Meclis’i kapatan, bakanlıkları kapatan, kamu kurumlarını kapatan, sokakları kapatan bir acayip olağanüstü hal var. Bu ayrı. Bir de NATO zirvesi sırasında protesto gösterileri olabilir şüphesiyle yapılan operasyonlar, gözaltına alınan 225 kişi ve bunların 178’inin tutuklanması var. Bunu kimse böyle cümlede kullanıp, tweet atıp, bir tepki gösterip sonra da sakın normalleştirmesin. Burada yapılan meselenin bırakın Türkiye’de hani yaşananlar açısından, aileler açısından, eş, dost, çocuklar açısından, demokrasi açısından yaşanan her şey bir yana bu ülkede 2014 yılının Kasım ayında, bu Meclis’e, Meclis ya Türkiye kanun devleti ya kanunlar Anayasa’ya uygun çıkacak ya… Bu meclise o dönemin Adalet ve Kalkınma Partisi, Adalet Bakanlığından, İçişleri Bakanlığının da görüşleri alınarak o dönemde Bakanlar Kurulu’nda bir kanun tasarısı sevk ettiler. O kanun tasarısında iki başlık vardı İç Güvenlik Paketi’nin içinde yer alan. Bunlardan bir tanesi önleyici gözaltıydı. Diğeri koruyucu gözaltıydı. Kasım’da sevk edildi ve 2015’in Mart’ında kanunlaşana kadar dünya kadar tartışıldı. Meclis’te, komisyonda savunurlarken dün gibi hatırlıyorum, ‘Alman hukukunda da var’ dediler. Açtık, Alman Hukuku’ndaki kısmını okuduk.

“Bu kanun yasalaşmadı ama beyler tutukluyorlar”

  • ‘Bir kanun nasıl uygulanmalı?’ diye Alman hukukunda kanun çıkmış ama uygulamacıya yön gösteren katalogları okuduk. Tercüme ettik, getirdik. Diyorlar ki Alman hukukunda, ‘Kişi elinde bir benzin bidonu, bir çakmakla kendini yakmak üzereyken yapılabilecek koruyucu gözaltına, ‘koruyucu gözaltı’ denir. Süresi şu süreyle sınırlıdır, derhal işte psikiyatristlere, psikologlara ve hakimin karşısına gidilip bu konudaki somut gerekçe ve haklı gerekçeler izah edilir, aksi durumda derhal sonlandırılır.’ Önleyici gözaltı, elinde bir silahla birlikte suç işlemeye gittiği görülen kişinin, suçu işlediğinde ortaya çıkabilecek toplumsal zarar görüldüğünde kısa süreli, hakime derhal izah edilene kadar gözaltına ‘önleyici gözaltı’ denir. Tartışıldı, Türkiye’de kötü ellerde ne olabileceği konuşuldu ve ardından kanun tasarısından çıkarıldı ve bu yasalaşmadı. Yasalaşmayan işte geçirselerdi süre 48 saatti. Yani diyorlar ki ‘Birinin suç işleyeceğine, NATO Zirvesi’nde protesto gösterisi yapmak neyin ne suçudur ayrı tartışma. Velev ki Türk Ceza Kanunu’nda tanımlı bir suçu işleyeceğine kesine yakın kanaat varsa bu suçun önlenmesi için yapılacak gözaltına önleyici gözaltı diyeceğiz, süre maksimum 48 saat. Bundan 10 yıl sonra buradayız. Bu kanunun geçtiği değil, geçmediği Meclis’in çatısı altındayız. Ve beyler gidiyorlar, NATO Zirvesi’nden önce pikniğe giden TEMA gönüllülerini tutukluyorlar. Gazetecileri, akademisyenleri, sivil toplum temsilcilerini tutukluyorlar, NATO Zirvesi’nde eylem yapacaklar diye. 30 yıl öncesinde, 40 yıl öncesinde kalmış örgütlerin isimlerini söyleyip, bu örgütlere üyelikle suçluyorlar. Ve diyorlar ki ‘Bunlar gelir burada eylem yaparlar.’ Konuşulan iki isim 75 yaşındaki emekli öğretmen Ayten Yakut. Emine Hanım'ın Sıfır Atık projesinde yer almış. Ayten Hanım’a, ailesine çok geçmiş olsun. Ama bu Sıfır Atık projesinde yer alması da şaşılacak büyük bir şey olarak anlatılıyor. Proje de değerlidir, Ayten Hanım’ın katkısı da değerlidir. Velev ki AK Parti’nin kadın kollarında görev almış olsun. Ne fark eder? Meselenin büyüklüğü, bundan çok daha büyük. Diğer tarafta Sayın Emel Memiş, eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Alaettin Parmaksız’ın gelini. Mülkiye’de akademisyen kürsüsü var. Evet, büyük utanç. Hocaya çok ayıp, öğrencilerine ayıp, aileye ayıp. Ama yapılan kim olursa olsun, önleyici gözaltıyı 10 yıl önce ‘Yanlış uygulanır’ diye 48 saatliğine uygulanacak gözaltıyı reddeden Meclis’te, 10 yıl sonra bırakın önleyici gözaltıyı, önleyici tutuklama yapıyor adamlar. Cümle alem biliyor ki hiçbir suçları yok. Cümle alem biliyor ki Trump gittikten sonra, Ankara boşaldıktan sonra hepsine ‘Pardon’ deyip bırakacaklar. Cümle alem biliyor ki bu tutuklamanın haksız olduğuna hükmedilecek ileride. Haklı olduğuna hükmedilse, cümle alem biliyor ki Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verecek. O vermese AİHM verecek. Bu kadar açık, net bir hukuksuzluk var ve gürültünün içinde kaynayıp gitmeye çalışıyor. Buradan soruyorum; Erdemliler Hareketi diye AK Parti kurulduğunda, ‘Yasaklarla mücadele edeceğiz’ diye AK Parti kurulduğunda onu köpürtenlere soruyorum. Soruyorum; ‘demokrasi’ deyince, yok ‘vesayet’ deyince yok bilmem ne deyince köşe köşe yazıp kalıp kalıp maaşları alanlara soyuyorum. Ne yapıyorsunuz şimdi, ne yapıyorsunuz? Türkiye’de böyle bir önleyici tutuklama. Ya Manisa’da esprisini yapan emniyet müdürüne karşı çıkıyoruz biz. Diyor ki Mesir Günü, ‘Başkan dikkat et’ diyor. Eller havada ya mesirde, eller boşta. ‘80 vilayetten yan kesici var Manisa’da’ diyor. ‘Hangisinden gelmemiş?’ dedim. ‘Bizimkileri dün akşamdan topladık’ diyor. Biz Manisa’da mesirden bir gün önce kendi bildikleri yankesicileri toplamalarına ‘Ya kanunda olmayan bir şey. Nasıl yapıyorsunuz bunu? Ne malum adamın bunu yapacağı?’ deyince, emniyet müdürü ‘Sen de haklısın vekilim’ falan diyordu. Şimdi geldiğimiz yerde dünya liderleri gelecek diye bu kadar utanç verici bir işi yapıp sonra da çıkıp insanların karşısına, örneğin AK Parti’nin Sözcüsü çıkıp konuşuyor. Grup Başkanvekilleri şimdi çıkıp konuşacaklar burada Meclis’te. O yüzden ne kadar ağır hukuksuzlukların, saldırıların altında olursak olalım, kanunda olmayan işleri hatta kanunda olmamasına hep beraber karar verdiğimiz işleri yapmalarına asla ve asla müsamaha göstermediğimiz gibi, tepki gösterdiğimiz gibi hak ettiği boyutta itiraz etmek, bu işi yapan utanmazları utandırmak boynumuzun borcudur.

“Güçlü liderin şakadan, espriden ödü kopmaz”

  • Değerli arkadaşlar, değerli konuklar. Kendi insanından korkan bir rejimin; düşünceye, fikre, espriye, şakaya tahammül edemeyen aciz bir haldeki bir rejimin tükeniş dönemini hep beraber yaşıyoruz. Komedyen Deniz Göktaş, ülkemizde uzun zaman sonra siyasi mizah yapan, buna cesaret eden genç bir kardeşimiz. Çıkmış bir gösteri yapmış. Ben de tavsiye edilince, daha doğrusu üzerine konuşulmaya başlayınca açtım tamamını izledim. İktidarı da eleştiriyor, bizi de eleştiriyor. Saraçhane ile ilgili, bizim mitinglerle ilgili bir kısımda da dalga geçiyor. Ekrem Başkan’ı eleştiriyor. Okuduğu kitapları, dönüp gelip eleştiriyor, şaka yapıyor. Güzel de reaksiyon alıyor, hepimiz de güldük. O sırada Erdoğan’ı da eleştiriyor ama ‘Ben onun terapistliğine talibim’ diyor. ‘Ama beni tutmazlar’ diyor. ‘Para içeride kalsın diye aileden tutarlar’ falan diyor. Bu kadar Erdoğan’la ilgili dediği. Bu kadar. Efendim Kur’an-ı Kerim’e inanca bilmem ne… Bilmeyene söyleyeyim. Diyor ki, ‘Ya 600’lü yıllarda dördüncü kitaba ‘son kitap’ demişler, çok iddialı değil mi?’ diyor. Ama sonra da dönüyor diyor ki, ‘Ben olsam korkarım daha sonra yenisi çıkar’ diyor. Sonra da ‘Çıkmadı’ diyor. Başka da bir şey yok. Efendim ‘Dini değerlerle alay bilmem ne’ falan filan. Bunun üzerinden iktidara yakın kalemler hedef tahtasına aldılar gencecik bir insanı. Sonra gösteri videosunu bir gece içinde engelleyip hakkında soruşturma açtılar. Ve şimdi efendim ‘Yurtdışına kaçtı mı, orada mı, dönecek mi, gelecek mi, alınacak mı?’ Sanata olmayan, şakadan - espriden anlamayan, ifade özgürlüğüne tahammül edemeyen bir anlayış var karşımızda. Şimdi gençlere sesleniyorum, zaman zaman ‘Yasaksız Türkiye, vizesiz Avrupa’ deyince ilgi gösteren gençlere sesleniyorum. Bir yandan da öyle bir şey var ki, Tayyip Erdoğan’ı, onun rejimini, onu sertliğini, onun nobranlığını, onun yasaklarını kutsayan ve halen daha onun partisini işte AK Gençlik. Ya gençlikle bunların bir ilgisi olabilir mi? Halen daha milleti konsere diye götürüp Tayyip Erdoğan’ı gençlere dayatan, sonra bu işi savunmaya çalışanlara falan söylüyorum. Ya siz bunu kendinize, kardeşinize, ailenize izah edebiliyor musunuz? Ne demiş? Ekrem İmamoğlu’na beş katını söylemiş, dönmüş Erdoğan’a da iki satır bir şey demiş. İki değil 20 dese ne olur? 200 satır eleştirse bunu hoş karşılayan siyasetçinin madalyası olur bu. 1968 yılında bu memlekette İnönü’yü, Demirel’i, Türkeş’i, rahmetlileri güzellik yarışmasında gösteren, seçmenin karşısında gösteren karikatür yayınlanabiliyor. Bundan 70 yıl önce, 65 yıl önce. Ya bu olana kadar Özal’ın Çankaya Köşkü’nün merdivenlerinde kendiyle en çok alay eden, en ağır karikatürleri çerçeveletip sergilemişliği var. Her gün merdivenden çıkarken yukarı konuta, onlara bakarak çıkıyordu Özal. En ağır eleştirilen Demirel, Plastip Show’un yılbaşı eğlencesine katılıyordu. Kendi kuklası ile konuşuyordu. Neler neler söyleniyordu ona. Deyin ki Erdal İnönü’nün mizah tahammülünü, ya da hakkında bu kadar bu kadar Başbakanken kitap yazılan, hakkında fıkralar üretilen başbakanların o kıymetli tahammülünü. Şimdi ne oluyor ya? Onlar da milletten oy alıp geliyordu siz de milletten oy aldınız geldiniz. Ne oluyor da bu millete efendi oldunuz, ceberut oldunuz, cellat oldunuz, başlarına bela oldunuz ya? Böyle bir şey olabilir mi? Bütün gençlere sesleniyorum; sanmayın ki böyledir, sanmayın ki Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakan ya da parti genel başkanları böyle bir dokunulmazlığı vardır. Mizah karşısında, eleştiri karşısında kimsenin böyle bir dokunulmazlığı yoktur. Bu özgüvensizliktir. Bunlardan öncekiler bunların 50 katına tahammül ettiler. Tahammül etmeyi bırakın, takdir ettiler. Bir ülkede mizah varsa yönetende özgüven vardır. Bir ülkede eleştiri varsa, o hükümette kendine güven vardır. Bugün yaşananlar acziyettir, bugün yaşananlar bir şakadan korkmaktır. Bugün yaşanan, öyle güçlü lider falan değildir. Güçlü liderin karikatürden dizi titremez. Güçlü liderin şakadan, espriden, fıkradan ödü kopmaz. Güçlü lider bunlarla güçlenir. Bunun için buradan söz veriyorum. Hani diyor ya, ‘30 yıllık yolculuğum var benim Erdoğan’la’ diyor. Ben Deniz Göktaş’ın Erdoğan’la olan 30 yıllık yolculuğunu hep birlikte sonlandıracağımıza Deniz kardeşime söz veriyorum.

“‘Dünya lideri’ 17 kat gıda enflasyonunu başardı”

  • Tam böyle AK Parti’nin geçmişte diyorlardı ya ‘ustalık dönemi’. Tam böyle AK Parti’nin ‘tükeniş dönemi’ne uygun üçüncü bir kısım… Bunlar geldiğinde 3C ile mücadele için gelmişti. Yasakları, yoksulluğu ve yolsuzluğu ortadan kaldırmak için. Yolsuzlukta geldikleri nokta ortada. Yasakları gençlerle birlikte konuştuk ve bir yandan insanları yoksullaştıran bu kara düzen. Maalesef gelir ve servet adaletsizliği öyle bir boyuta ulaştı ki ülkenin yüzde 80’i Afrika standartlarında, yüzde 20’si ise Lüksemburg standartlarında yaşıyor. Böyle bir ayrılık var. Artık ne orta direk kaldı, ne orta gelir seviyesi kaldı. Eskinin orta direği fakir, eskinin fakirleri derin yoksulluğun pençesindeler. Yüzde 32,6’lık enflasyonla Avrupa’da birinciyiz. Dünyada beşinci sıradayız. Avrupa Birliği’nin enflasyon ortalaması yüzde 3,3. Hani diyorlar ya ‘Enflasyon herkesin başının belası.’ Avrupa Birliği ortalaması yüzde 3,3, Türkiye’ninki %33; tamam 10 katı. Yani Türkiye’deki hayat pahalılığı hızı Avrupa’dakinin tam 10 katı ve her seferinde bir zam, bir önceki zammın üstüne binerek ilerliyor. ‘Tarımda kendi kendine yeten ülkelerden biri’ diye sayılıyorduk şimdi gıda enflasyonunda yine Avrupa’da birinciyiz, dünyada beşinci sıradayız. Dünyayı düşünün, dünyadaki bütün ülkeleri düşünün. Dünyadaki ülkelerin tamamında enflasyonu ve gıda enflasyonu bizden kötü olan dört ülke var sadece. Gerisinde gıda enflasyonda çok daha yüksek durumdayız. Gıda enflasyonumuz yüzde 35. Dünya ortalaması yüzde 2. Türkiye’deki gıda enflasyonu, bütün dünyanın ortalamasının tam 17 katı. Ekonomide tarihin en kötü dönemini yaşıyoruz. Bitmeyen, sonu görünmeyen bir ekonomik krizin içindeyiz ve bunun en yakıcı tarafı, gıda enflasyonu. Çünkü herkesin evladının kursağından geçecek lokmanın, meyvenin ve proteinin, her birisinin hesabı kitabı burada tıkanıyor. Milletin vergileri maaşlara değil, maalesef israfa ve faize harcanıyor. Bu yılın ilk beş ayında toplanan büyük rakamlar söylemeyeceğim, toplanan her 100 liralık verginin 24 lirasını faize ödediler. Bu tutar, bundan 10 yıl önce 100 liralık verginin 11 lirasıydı. O gün de her toplanan verginin yüzde 11’i faize gidiyordu, çoktu. 10 yıl boyunca Erdoğan yönetiyor, 2018’den beri ‘Verin yetkiyi görün etkiyi’ diyerek yönetiyor. ‘Verin yetkiyi, nasıl enflasyonun beli kırılacak’ diye yönetiyor. Her kürsüye çıktığında, ‘Tek haneli enflasyona nasıl ulaşacağız’ diye yönetiyor. Bu dediğini bizim dünya lideri değil, dünyanın lider diyenleri başardı. Dünyadaki 200 ülkenin lideri, ortalama gıda enflasyonu yüzde 2’ye, ortalama enflasyonu yüzde 3.3’e düşürmeyi başardı. Bir tek ‘dünya lideri’ diye yalandan parlattıkları, enflasyonu dünyanın 17 katında tutmayı başardı. Şimdi 10 yıl öncesine göre yüzde 11 olan toplanan vergilerin faize gitme payı, yüzde 24’e, yani 4 lira vergi veriyorsun 1 lirasını sadece faize ödüyorlar. Böyle bir noktaya geldi Türkiye.

“Çalışandan alınan gelir vergisi iki kat arttı”

75 bin, 80 bin lira net maaş alan beyaz yakalılar, mühendisler ya da mavi yakalı kıdemli teknisyenler, 75 bin lira maaş alıyor, aldığı 12 maaşın 3 tanesini vergiye veriyor. Şaka gibi. O artan vergi oranları var, Ocak ayında bir maaş, şubatla birlikte martta kesinti başlıyor. Mayıs’ta daha düşük ve Temmuz’da daha düşük derken 12 maaşın 3 tanesini 75 bin lira maaş alan, vergiye veriyor. Bu yüzden bu vergi dilimlerini bilerek güncellemedikleri için, bazı yılların enflasyonun altında, bazı yıllar hiç güncellemedikleri için öyle bir noktaya geldik ki sadece 2 yıl öncesine göre çalışanların ödedikleri gelir vergisi tam iki katı atmış. Maaşların ne kadar arttığını düşünün. Ama ödedikleri vergi tam iki katı artmış. Maaşı yetmeyen çalışan, kredi kartına yükleniyor. Kredi kartında nakit avans çeken yani gidip nakit tanımlanan nakit avans çeken ya da kredi kartının borcunu ödeyemeyen kişi, yıllık bileşik yüzde 94 faiz ödüyor, yüzde 94. Artık borç, borç ile çevrilmeyecek durumda. Parası olan bankaya koyduğunda, banka yüzde 40 veriyor, parası olmayan bankadan borç aldığında bileşik yıllık yüzde 94 ödüyor. Aradaki farka, bu farkın nasıl oluştuğuna ve en çok da şuna bakın. Bu yüzde 94’ün içinde ödenmeyen kredi kartına, ödenen faize yani çıkan faize yüzde 30 vergi ödendiğini unutmayın. Oradan yüzde 30 alıyor. Parası olan ve bankaya para koyuyor, kazandığı faize yüzde 18 ödüyor. Parası olmayan bankaya faiz öderken üstüne yüzde 30 da devlete vergi ödüyor. Hani bu kazandığında alınacak bir şey. Kazanandan almak varken kaybedenden ve tükenenden, intihara sürüklenenden, buhranda olandan alıyorlar. Yüzde 94, ödenemeyen kredi kartının tahsil edilen parasındaki faiz yüzde 94. Nakit avansa uygulanan bileşik faiz yüzde 94. Her gün iğneden ipliğe her şeye zam geliyor. Bir tek maaşlar artmıyor.

“İktidar asgari ücrete ara zammı asla dile getirmiyor”

Seçimden önce biz söylediğimizde enflasyon çift haneli ise yani yüzde 9’dan yüksek, yüzde 10 ve üzerinde enflasyon varsa ‘Yılda dört kez ayarlarız asgari ücreti’ demişti Erdoğan. O günden bugüne enflasyon yüzde 80’i gördü, yüzde 65’i gördü, yüzde 35’leri gördü. Yılda dört değil sadece kanun gereği verilen ve enflasyonun altında kalan zammı verdiler asgari ücretliye. Bugün gelinen noktada asgari ücret verildiği günkü alım gücüyle 24 bin liraya gerilemiş durumda. 28 bin lira ocaktaydı, o 28 bin lirayı bugünkü 28 bin lira ile karşılaştırırsan o günün 24 bin lirası artık. Asgari ücrette beş ayda bu erime yaşandı ve ara zam yapmayı aklının ucundan geçirmeyen, asla ve asla dile getirmeyen bir iktidar var. Oysa hatırlayalım ki bu milletten seçimde oy isterken iki seçim arasında ‘Asgari ücrete yılda dört sefer düzenleme yapacağız’ diyordu.

“İş insanları da ‘doğru proje’ dediler”

Diyarbakır’daydık sanayicilerle birlikteydik, Gaziantep’teydik ve bilhassa işi insanlarıyla birlikteydik. Orada asgari ücretle ilgili söyledim. ‘Diyorum ki’ dedim, ‘Alan için çok düşük, veren için çok yüksek.’ Hepsi hak verdi. Burada ne yapacağız? Yani ne yapacağız? Asgari ücretli perişan mı olacak? Kira verirse aç mı kalacak çocukları? Çocuğu doyurursa sokakta mı kalacaklar? Hayır, devlet devletliğini yapacak. Çıkardım, izah ettim, gösterdim, arkadaşlarımızın çalışmalarını söyledim. Bizim asgari ücrette önerimiz şudur… O günkü rakamlarla anlatıyorum. O zaman sevgili Volkan Demir, ekonomist arkadaşlarla çalışmışlardı hep beraber ve açıklamıştık. ‘Asgari ücret 28 bin lira değil 39 bin lira olursa alınan toplamda SGK primlerindeki artış bu kadar. Bunu kasaya almayın. Bunu desteklemeye ayırın. Bir ile beş arası çalışan, beş ile 10 arası çalışan, özellikle tekstil, deri sanayiinde çalışanlar, KOBİ’ler, buralara 10 bin 500 liraya kadar desteklemeler açıklayalım. Yani asgari ücret küçük bir işletmede ya da tekstil gibi, deri sanayii gibi Mısır’ın asgari ücretiyle rekabet etmek zorunda olan alanlarda teşvik mekanizmasıyla… Yoksa sektörel asgari ücretten bahsetmiyoruz ya da bölgesel. Teşvik mekanizmasıyla alan için 39, veren için 29 bin lira olsun’ dedik. Bugün bu hesabı duyan sanayici… O gün de izah etmişti ekonomi komisyonumuzdaki, Ekonomi Masası’ndaki arkadaşlarımız, yeni ismiyle Ekonomi Eşgüdüm Konseyi’ndeki arkadaşlarımız. Bunu duyduklarında hak verdiler, ‘Doğru proje’ dediler. Ama bunu düşünmek gibi bir derdi olmayanlar asgari ücreti arttırmayarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar.

“Emekliye pay vermeyen anlaşıyla mücadeleye devam”

  • Emekliye zam yapılacak, kanuna muhtaç kök maaşlardan dolayı. Orada yine grubumuz mücadele verecek ama TÜİK’in maskelenmiş, hem yanlış sepetten hesaplanan hem de yöntemsel olarak yanlış olan, emekliyi milli gelir artışında var görmediği için büyümeden pay vermeyen, bu yüzden bağıl olarak küçülten anlayışla yine Meclis’te hem ilgili komisyonda, hem de Meclis Genel Kurulu’nda mücadele etmeye devam edeceğiz. Ama bütün emeklilere ve bütün emekçilere söylüyoruz ki bu yaşananların tamamı bir zaruret falan değildir. Bu yaşananların hiçbiri küresel bir sorundan kaynaklanmamaktadır. Bu yaşananların her birisi tercih meselesidir. Erdoğan ve arkadaşları parayı bulmakta ve kaynağı kullanmakta, zengini, yandaşı ve özel tercih ettikleri bir grubu; biz ise emekliyi ve emekliyi tercih etmekteyiz. Emeklinin ve emekçinin iktidarı kurulmadan bu işler düzelmeyecektir.
  • Vergiden bahsettim. Bu ülkede bir vergi düzeni yok, bu ülkede vergi adı altında halkın soyulması var. Toplanan her 100 liralık verginin yarıdan fazlası ÖTV ve KDV. Net söyleyelim, hep söyleyelim, anlatalım. Bir ülkede dolaylı verginin payı yüzde 65 ise o ülke yoksulu, emekliyi, emekçiyi sömüren, zengini kayıran bir vergi düzeni içindedir. Çünkü vergi kazanandan alınır. Çok kazanandan çok alınır, çok serveti olandan çok alınır. Az olandan daha az alınır, kazanmayandan vergi alınmaz. Vergi kazananın ödeyeceği bir şeydir. Türkiye’de 100 lira vergi toplanıyor; 65 lirası dolaylı, 24 lirası gelir vergisi yani maaşlardan ve diğer gelirlerden, 11 lirası kurumlar vergisi. Yani o çok konuşulan, hakkında çok konuşulan çok kazananlar verginin yüzde 11’ini, geri kalan sizler verginin yüzde 89’unu… Yani 10 liralık verginin dokuz lirasını ya hiç vergi vermemesi ya da çok azını vermesi gerekenler, 10 liralık verginin 1 lirasını gerçekte vermesi gerekenler ödüyor. Dolaylı vergi zengin - fakir ayırmayan vergidir. Dolaylı vergi elektrikten, sudan, telefondan, her türlü tüketimden alınan vergidir. Türkiye’nin en zengin adamı torununa ayakkabı alıyor. Türkiye’nin en fakir insanı torununa ayakkabı alıyor. Aynı vergiyi alıyorlar ikisinden de. Yaktığı elektrikten aynı vergiyi alıyorlar. Çocuğu sütünden, bezinden aynı vergiyi alıyorlar. Dolaylı vergiyi toplamak, bütün herkesten eşit vergi almak, milyarder ile asgari ücretliyi hatta hiçbir geliri olmayanı aynı düzeyde vergi mükellefi görmektir. Bu düzeni, bu haksız kara düzeni tepetaklak etmeden, AK Parti’nin bu kara düzenini bitirmeden Türkiye’de gerçekten kimsenin yüzü gülmeyecek.
  • Güne başlarken yataktan kalktı, yüzünü yıkayacak, musluğu açan üç adet vergi ödüyor. KDV, çevre temizlik vergisi, atık su vergisi. Telefon alıyorsun, dört çeşit vergi ödüyorsun. Şarja takıyorsun, üç çeşit vergi ödüyorsun. Otomobil, telefon, tablet, bilgisayarda TRT bandrol ücreti var. Niye? ‘Otomobilde giderken radyoyu açarsan ya TRT’ye denk gelirsen?’ Telefon alıyorsun, telefonda TRT bandrol ücreti var. Ne bileyim, internete girersen, radyodan TRT’yi açarsan ya da TRT televizyonuna bakarsan diye bandrol. Hani televizyon alıyorsun, arkasına bandrolü yapıştırılıyor ya, o bandrolü, artık o görünmeyen bandrolü, gencecik yoksul çocuğun cep telefonuna TRT izleme ihtimaline karşı yapıştırıyorlar. Mutfak tüpünde, tırnak makasında özel tüketim vergisi var. Elmasta, pırlantada yok. Koymaya kalktılar. Biz bunları söyleyince koyulmaya kalkıldı. Geldiler lobi yaptılar, uğraştılar mı uğraştılar tekliften çıkarttırdılar. Binlerce Euro’luk çanta alırken yüzde 10 KDV ödeniyor, bahçeye dökmek ya da kuzinede sobada yakmak için tezek alsan yüzde 20 KDV ödeniyor. Lüks çantaya yüzde 10, tezeğe yüzde 20 KDV ödendiği düzen, AK Parti’nin kara düzenidir. Bu düzeni mutlaka değiştireceğiz. AK Parti’nin düzenini mutlaka değiştireceğiz.
  • Biliyorsunuz AK Parti’nin adaletsiz vergi politikalarını anlatan bir site kurmuştuk, adı akp’den.com’du. Birincisi sultancıların, ikincisi butlancıların elinde kaldı. Allah’a şükür akpden.net’i kurduk, dimdik ayakta. akpden.net. Bu, 56 ekran, fazla bir özelliği olmayan normal bir televizyon. Bugünkü fiyatı 50 bin lira. Bunu, ‘Cebime koydum, sepete ekledim’ deyip de basınca, akpden.net devrede. 50 bin lira ama ‘Ya sen bu televizyondan TRT’yi açarsan?’ Yüzde 16 TRT bandrol ücreti. 8 bin lira. Bunun üstüne ilave yüzde 6.7, ‘Bu zorunlu bir tüketim değil, özel tüketim vergisi, gözümde lükse giren bir tüketim harcaması, pırlantada sıfır ama televizyon izlemede yüzde 6.7. 3 bin 886. Bu üçünün toplamına bir de gel bakalım yüzde 20 KDV, 12 bin 377 lira. 50 bin liralık televizyon, AK Parti’yi iktidarda tutma bedeli olarak 74 bin 263 lira. AK Parti’yi göndermeden bu vergiden kurtulamazsınız. Herkesin dikkatine, incelemek isteyenler için akpden.net’te

“Esas amaç, milletin dertlerini sahipsiz bırakmaktır”

  • Biz, ısrarla milletin gündemini, haksızlığı ve yoksulluğu anlatmak durumundayız. Zaten bunları anlata anlata Türkiye’nin birinci partisi olduk. Hatırlayın, yerel seçimleri kazandıktan sonra Rize’de çay miting yapan biz, Ordu ve Giresun’da fındık için konuşan biz. Gaziantep’te fıstık mitingi yapan, Adana’da pamuk miting yapan, Manisa’da hepsi yetişiyor Allah’a şükür, tarım mitingi yapan, Trakya’da buğday mitingi yapan, tematik mitinglerle bunları konuşan biz. Bunları anlata anlata Türkiye’nin birinci partisi olduk. Şimdi bunları anlatmayalım diye bize saldırıyorlar. Peki soruyorum. Emeklinin halini biz konuşmazsak kim konuşacak? İşçinin derdini biz anlamazsak, biz anlatmazsak, biz onların yanına varmazsak, kim varacak? Çiftçinin hatırını Cumhuriyet Halk Partisi sormazsa kim soracak? Biliyorlar ki biz susarsak millet susacak. Bize yönelik saldırılar, Cumhuriyet Halk Partisi’ni sahipsiz bırak bu operasyonu değildir. Allaha şükür biz Cumhuriyet Halk Partisi’ni ve Cumhuriyet Halk Partilileri sahipsiz, yalnız bırakmayız. Ama esas gaye, esas amaç milletin dertlerini sahipsiz bırakma operasyonudur. O yüzden bize, partimize adaysızlaştırma, kurumsuzlaştırma ve lidersizleştirme operasyonu çekmektedirler. Meselenin kendisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinde bir mesele değil, meselenin kendisi, Cumhuriyet Halk Partisi bahane edilerek meşgul edilerek bu milletle, bu milletin değiştirmek istediği iktidar arasındadır. Biz, partimizi 47 yıl sonra birinci parti yapan kadrolarız. Biz, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni tarihinde ilk kez yenilgi ile tanıştıran kadrolarız. Ben, Erdoğan ile Genel Başkan olarak bir kez yarıştım. O, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Genel Başkanıydı, ben de kurultayımızın takdiriyle, üyelerimizin, milletimizin desteğiyle partimizin Genel Başkanı olarak onunla karşı karşıya geldik. Yarıştık, yarıştığımız ilk ve tek seçimde Erdoğan’ı Genel Başkan olarak ben yendim, partisini Cumhuriyet Halk Partisi yendi, esas olarak da bunu ne kendi üstüme aldım ne sadece partimize maal ettik. O gün dedik ki ‘Bu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin adaylarına ve kadrolarına verilen bir yatırımcı kredisidir. Bir tüketici kredisi değil, tüketelim diye değil geleceklerine yatırım yaptıkları için, Cumhuriyet Halk Partisi’ni ülkenin geleceğinde görmek için verdikleri bir kredidir.
  • ‘Oyları kendimize, partimize saymıyoruz. Ortak gelecek umudumuza sayıyoruz’ dedik. O günden beridir de kibir yapmadan, sadece kendimizi anmadan, başarıyı Türkiye İttifakı’na, Türkiye’nin bütün demokratlarla mal ederek yol yürümeyi tercih ettik. İşte bu yüzden iktidar değişimi artık Türkiye'de bir takvim meselesidir. Bunu herkes görüyorken bu ülkenin ezilenleri, yok sayılanları, hor görünenleri, hakkı yenilenleri iktidara yürüyorken; maruz kaldığımız saldırı tam da buna yöneliktir. Bunu engellemeye yöneliktir. Yürüyüşümüzü durdurmak için, ki biz durursak mutlak sultan olacak. O yüzden Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki mutlak butlan meselesini AK Parti’nin yargı kolları eliyle tasarlanmış, özellikle planlanmış mutlak butlan meselesini mutlak sultanın kariyerini sürdürme meselesi olarak görmek, Cumhuriyet Halk Partisi’ni ve Türkiye’yi bu ara dönemden hızla çıkarmak; kendine ‘Aydınım’ diyen, ‘Partiliyim’ diyen, ‘Cumhuriyetçiyim’ diyen, ‘Atatürkçüyüm’ diyen herkesin boynunun borcudur. AK Parti’nin ve Erdoğan’ın bütün hesabı, Cumhuriyet Halk Partisi’ni karpuz gibi ortadan bölmek. Yarı yarıya bölmekken, hadi 70’e 30, 60’a 40 da olsa olur derken, 70’e 30’a razıyken, bekledikleri bölünmenin böyle karpuz gibi bölecek ya, bu başındaki sapını bile alamadılar. Millet yarı yarıya karpuz gibi ortadan değil, karpuzdan bir şey vermeyip sapını onlara gösterdi, sapını. Yüzde 99’a yüzde 1’ler. O yüzde 1’ler karpuzun sapıdır, sapı.

“Erdoğan bu işin tam göbeğinde”

  • Şimdi bunu sokakta herkes gördüğü için birazcık bu işlere bakan herkes analiz ettiği için zaten lafın kendisi böyle bir reaksiyonu aldığı için Erdoğan değişik bir ruh haline büründü. Daha doğrusu ruh haline büründü derken, şu halde. Suçluluk psikolojisinin altında yoğun bir inkara geçmek, yani somut gerçeği inkar etmek için aşırı açıklamalar yapmak sürecinde. Psikolojideki karşılığı bu. Erdoğan’ı izle ve karşında şu var. Çıkıyor bir toplantıya, çeşit çeşit toplantılara çıkıyor. Prompter hazır, metnin yüzde 50’si ‘Vallahi de billahi de biz yapmadık. Bu işin hiçbir yerinde biz yokuz. Bu işi Cumhuriyet Halk Partililer yaptı. Onların iç meselesi, biz bu işin bir yerinde yokuz.’ Konuşma başlıyor, ‘Biz bu işin neresindeyiz?’ 24 dakika sonra diyor ‘Biz bu işin hiçbir yerindeyiz.’ Aha da söylüyorum; sen bu işin tam göbeğindesin, tam göbeğindesin. Şimdi Erdoğan’ı izlerken o aşırı açıklama ve yoğun inkarı görünce zaten anlıyorsun. Bu meseleyi kim yapmış ve nasıl yapmış? Ve bu anketlerde görülen, ‘Efendim bu iş bizi de yıpratıyor, bu iş CHP’ye yaradı. CHP’de olurlarsa da şahlandılar, başka yola gitseler de yeni bir bela var karşımızda’ dedikçe ‘Biz yapmadık’ diyor. Yani ‘Onların iç meselesi’ diyor. Erdoğan sana soruyorum. Ben ana muhalefet partisinin Genel Başkanı olarak şöyle bir açıklama yapıyor muyum 20 dakika? ‘Komedyen Deniz Göktaş’a açılan soruşturmayla hiçbir bilgim yok. Ben bu işin hiçbir yerinde yokum. Ben bu işte yokum.’ Ya böyle bir izaha ihtiyaç var mı? Böyle bir izaha ihtiyaç yoksa, demek ki ben bu işin hiçbir yerinde yokum. 25 dakika boyunca mesela ben ‘Televizyondan alınan aşırı verginin hiçbir yerinde Cumhuriyet Halk Partisi yoktur, vallahi yokuz, billahi yokuz, inanın ki yokuz. Bu verginin tamamını koyan AK Partili, alan AK Partili, zavallı vatandaşın hakkına giren AK Partilidir, CHP olarak vergilerde yokuz’ diye nefes tüketsem demezler mi ‘Allah Allah acaba Özgür Özel bu işin neresinde?’ diye. O yüzden herkes neyin ne olduğunu görmekte, millet de bu işi ben söylüyorum diye değil kendi hissediyor diye bu tepkiyi vermektedir.

“Butlan canavarsa Frankenstein Erdoğan’ın kendisi”

  • Kendini izaha çalışırken bazen bilmediği konulara girip çıkıyor. Daha doğrusu yazılanı okuyor. Yazanlar da sağ olsun hani kargadan farkları yok. Öyle bir mihmandarlık yapıyor. Geçen konuşmada şöyle bir şey diyor. CHP’liler için ‘Bir Frankenstein ürettiler, şimdi ceremesini çekiyorlar. Frankenstein denen canavarın ceremesini çekiyorlar.’ Bakın atıf yaptığı Frankenstein canavarın adı değil, canavarı üreten doktorun adıdır. Bir kere bunu bil. Frankenstein canavar falan değil. Yazan yanlış yazmış. O yüzden yani butlana ‘Frankenstein’ diyorsan yanlış. Eğer butlan bir canavarsa, canavarı üreten de Frankenstein ise Frankenstein Recep Tayyip Erdoğan’ın ta kendisidir. Ama bir küçük katkım olsun. Aynı çatı altında görev yapmışlığımız var. Bir küçük katkım olsun. Bu Frankenstein profesör, ürettiği canavar var, o butlan - mutlan değil. Eğer Erdoğan Frankenstein ise yarattığı canavarı hiç orada - burada aramamak lazım. Çünkü Frankenstein’ın o küçük romanını okuduğunuzda sonu şöyle biter… Yarattığı canavar en son Frankenstein’a saldırır, onu hedef alır, onu yok etmeye çalışır. O yüzden eğer Frankenstein’ın yarattığı canavara bakılacaksa, bugünkü Sabah gazetesine bir bakmak lazım. Aileye kim saldırıyorsa, bir damada birisi saldırıyorsa ve birileri de Frankenstein’ın yarattığı canavarı arıyorsa onu bizim buralarda değil; Adalet Bakanlığı tarafında aramak lazım, Adalet Bakanlığı tarafında.

“CHP’ye dış mihrak tarif edeceğin alnını karışlarım”

  • Aynı konuşmada CHP içinde dış mihraklardan bahsediyor. Önce şunu bilecek; CHP’ye dışarıdan müdahale eden bir mihrak varsa o da zaten Erdoğan ve kurduğu bu plandan başka bir şey değildir. ‘Terörist’ dediniz, tutmadı. ‘Hırsız’ dediniz, tutmadı. ‘FETÖ’cü’ dediniz, tutmadı. ‘Rejimin listesi geniş, şimdi dış mihrak diyelim ve onun üstüne bir şey söyleyelim.’ Ben burada Erdoğan’a şunu söyleyeyim. Beni devlet okuttu 10 yaşımdan beri. Parasız yatılıyım ben, leyli meccani. İki öğretmenin evladıyım, bir bahçıvanın torunuyum. Ailesi Balkanlar’dan göçmen bir Balkan Türkü’yüm. Üniversiteyi de bu ülkede okudum, devletin üniversitesinde. Askerliğimi mavi vatanda yaptım, uzun dönem. Bu devletin varlığının ne demek olduğunu, dirliğinin ne demek olduğunu gayet iyi bilirim. Cumhuriyet Halk Partisi’ne dış mihrak tarif edecek adamın da alnını karışlarım.
  • O yüzden öyle ikide bir bana yapılan çağrılara, mağrılara karşı 19 Mart’tan itibaren biz de bazı çağrılar yapıyoruz. ‘Bu yoldan dönün, milletin huzurunu bozmayın. Erdemliler Hareketi diye parti kurulmuş, kumpaslardan, iftiralardan, iftiracılardan medet ummayın. Partinizi siyasetçilerle konuşun, tartışın. Bürokratlara, teknokratlara, seyyar giyotinlere teslim etmeyin’ dedik, dinlenmedi. Şimdi tartışma, siyasilerin değil atanmışların yönettiği bir ülke, etkili olduğu bir partiden ibaret. Elbette biz de partimizin Denizli’de, Gaziantep’te, İzmir’de gidiyoruz. Millet görüyor, biz de görüyoruz. Millet soruyor, biz de soruyoruz. Tarihin doğru tarafında duranları da tarihin eğri tarafından medet umanları da herkes görüyor. Ve herkes şu soruyu soruyor. ‘Kimler kimlerle beraber? Kimler kimlerle saf tutuyor?’ Bunu Türkiye siyasetinin bu kırılma noktasında, tüm siyasi partilerin üyeleri, tüm siyasi partileri takip eden, onun gönül verenleri teker teker, isim isim not ediyor. ‘Kim doğru tarafta duruyor, kim eğri tarafta duruyor? Kim memleketi bürokratlara, atanmışlara teslim ediyor, kim partisindeki atanmışlarla, kim partisinin seçilmişleriyle hareket ediyor?’ diye. Vallahi soracak olan olursa ‘Kimler kimlerle saf tutuyor?’ diye; biz milletin safındayız, çarşıda, pazarda, sokakta, meydanda milletle birlikteyiz, milletle omuz omuzayız. Partimizi geri almak için sonuna kadar mücadele ediyoruz. Hukuken, siyaseten ve fiziken. Asla yorulmadık, yorulmayacağız. Tükenmedik, tükenmeyeceğiz. Vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz. Bu mücadeleyi asla bırakmayacağız. Ancak işgal bitmezse bu milleti de seçeneksiz bırakmayacağız.
  • Biz gayretliyiz, gayret de eninde sonunda karşılığını bulur. Duyduğum, bildiğim en güzel sözdür: ‘Elbette olacak kaderdir ama kader de gayrete aşıktır.’ Bir kapı kapanırsa yenileri açılır, azimle yürüyen eninde sonunda menzile ulaşır. Kimse endişe etmesin. Bir tek menzil var. Bir tek menzil. Dedi ya, ‘Cumhuriyet ki kimsesizlerin kimsesidir.’ Gazi’nin emaneti kimsesizleri kimsesiz bırakmamak, yoksulları yalnız bırakmamak, işçisini, memuru, emeklisini yalnız bırakmamak, iktidara taşımak için gayret içindeyiz. Kimse endişe etmesin milletle birlikte kazanacağız. Oy oy, zarf zarf, sandık sandık, sokak sokak kazanacağız. Köy köy, belde belde, şehir şehir kazanacağız. Kimse yoldan sapmasın ki yol cümleden, cümlemizden uludur. Yol yolcudan da yolculardan da uludur. Yeter ki hedefi doğru olsun. Yolumuz doğrudur. Yolumuz iktidar yoludur. Pusulamız millettir, rotamız iktidardır. Hep birlikte gideceğimiz bu yolda eninde sonunda iktidarı değiştireceğiz ve halkın iktidarını kuracağız. Gittiğim tüm şehirlerde, oturduğum her sofrada, girdiğim her kolda bir samimiyeti, bir inancı ve hepimizin üzerine yüklenen bir mesuliyeti görüyorum. Milletin tek ümidi sizlersiniz, bizleriz. Bizim de tek hedefimiz, tek ümidimiz; bu milleti bu zorluklardan kurtarmak, bu yürüyüşü tamamlamak ve eninde - sonunda bu milletin partisini iktidara taşımaktır. Bu milletle birlikte bu yolu yürümeye hazır mısınız? Hep beraber yürüyecek miyiz? Türkiye’nin umudu sizlersiniz. Yürüyelim arkadaşlar."
Kaynağa Git

İlgili Haberler