İsrail ile Türkiye arasında son dönemde tırmanan sert söylem düellosu, artık geçici bir siyasi sürtüşme olarak değerlendirilmiyor.
Kathimerini'nin haberine göre Kahire ve Ankara'nın stratejik olarak yakınlaştığı bir dönemde yaşanan bu gerilim, Doğu Akdeniz'deki güç dengelerini temelden sarsabilecek yapısal bir değişime işaret ediyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İsrail'in Suriye ve Lübnan'daki askeri operasyonlarını doğrudan Türkiye'nin ulusal güvenliğiyle ilişkilendiren açıklamaları Tel Aviv'de yakından takip edilir hale geldi.
Erdoğan'ın, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs'taki Türk çıkarlarına yönelik herhangi bir ihlale karşı Ankara'nın sessiz kalmayacağı yönündeki uyarıları, İsrail siyasi ve güvenlik analizlerinde Türkiye'nin "yeni bir stratejik cephe" veya bölgenin "yeni İran'ı" olarak konumlandırılmasına yol açtı.
Hatta eski İsrail casusu Jonathan Pollard gibi bazı radikal isimler, İsrail'in gelecekte Türkiye ve Mısır ile savaşmak zorunda kalabileceğini iddia ediyor.
Doğrudan çatışmanın önündeki stratejik engeller
Karşılıklı tehditlere ve İsrail Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli'nin "Suriye'ye er ya da geç savaş açılacağı" yönündeki beyanatlarına rağmen, iki ülkenin doğrudan bir askeri çatışmaya girmesini engelleyen güçlü jeopolitik faktörler var
Türkiye'nin NATO üyeliği ve ABD ile olan köklü müttefiklik ilişkisi, Washington'ın iki ortağının karşı karşıya gelmesine izin vermeyeceği gerçeğini masada tutuyor.
Ayrıca iki ülkenin kara sınırının bulunmaması ve Türkiye'nin sahip olduğu gelişmiş konvansiyonel askeri kapasite, topyekün bir saldırı senaryosunu her iki taraf için de maliyetli ve gerçek dışı kılıyor.
Yunanistan Milli İstihbarat Akademisi'nin de dahil olduğu istihbarat raporları, rasyonel diyaloğun korunması ve hesap hatalarının önlenmesi adına diplomatik ve güvenlik kanallarının açık tutulması gerektiğine işaret ediyor.
Suriye sahasında Bakü petrolü ve kırmızı çizgiler
İki ülke arasındaki gerilimin en kritik test alanı olarak Suriye öne çıkıyor. Suriye, Ankara'nın arka bahçesi ve güvenlik kuşağı niteliğindeyken; İsrail'in buradaki hava operasyonları Türkiye'nin nüfuz alanına müdahale olarak yorumlanıyor.
Nisan 2025'e kadar sahada netleşmiş resmi bir angajman kuralı bulunmazken, taraflar zımni bir kırmızı çizgi politikasını sürdürdü.
Türkiye operasyonlarını Halep'in kuzeyi, İdlib ve Fırat'ın doğusuna yoğunlaştırırken; İsrail, Golan Tepeleri ve Dara kırsalındaki varlığını koruyarak Suriye hava sahasındaki serbestisini sürdürdü.
Bu dengenin korunması amacıyla, Türk ve İsrail stratejik heyetlerinin Nisan 2025'te Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de gerçekleştirdiği toplantıda alınan kararlar hayati rol oynuyor.
Kurulan çatışmasızlık mekanizmaları sayesinde, İsrail'in Humus kırsalındaki T-4 hava üssü ile Hama askeri havalimanını hedef aldığı operasyonlarda herhangi bir hesap hatası veya istenmeyen tırmanma yaşanmasının önüne geçildi.
Yeni bölgesel eksen
İsrail dış politikasını en çok düşündüren gelişmelerden biri de Türkiye ile Mısır arasında hızlanan normalleşme süreci oldu. Enerji, ticaret ve savunma sanayisi alanlarına yayılan bu iş birliğinin; Suudi Arabistan ve Pakistan'ın da dahil olabileceği yeni bir bölgesel eksene dönüşme potansiyeli bulunuyor.
Böyle bir ittifak, Orta Doğu'daki geleneksel Batı güvenlik şemsiyesine olan bağımlılığı azaltırken İsrail'in bölgedeki hareket alanını kısıtlayabilir.
Mısır, İsrail ile Gazze üzerinden yaşadığı dönemsel gerilimler karşısında Ankara ile yakınlaşmayı bir denge unsuru olarak kullanıyor.
Kahire, Türkiye-İsrail çekişmesine doğrudan taraf olmak yerine, gelecekte bir ara bulucu rolü üstlenerek bölgesel nüfuzunu artırmayı hedefliyor.
Aynı zamanda Yunanistan ve Kıbrıs ile olan tarihi ittifakını da korumaya çalışan Mısır, çok taraflı bir denge politikası yürütüyor.