Fernando Buen Abad
Her futbol dünya kupası, gezegen çapında dev bir toplumsal anestezi aygıtı gibi çalışır. Bunu da simültane devreye soktuğu ticaret, reklam, duygu sömürüsü, şov ve mide bulandırıcı bir kolektif milliyetçilik simulasyonuyla yapar. Görünürde bunun bir spor şöleni, bir kardeşlik buluşması olduğu söylenir. Gerçekteyse işin özü ticaret, şov ve ambalajdan ibarettir. Dahası, eleştirel düşünceyi devre dışı bırakmanın ve küresel kapitalizmin en acı verici çelişkilerini gizlemenin kusursuz bir aracı haline gelir.
Bu devasa mekanizma milyonlarca insanın arzularını, hayal kırıklıklarını, umutlarını alır; hepsini tek bir olaya akıtır. Ama o olay bir özgürleşme alanı falan değildir. Tam tersine, piyasa mantığını güçlendirir, egemen düzeni yeniden üretir. İnsanlar en acı gerçekleri unutur. Topun afyonu işte budur.
Mesela yıl boyu ‘çalışma reformları’ konuşulur... Ama dünya kupası haftalarında -hatta çok öncesinde ve sonrasında- kolektif dikkat gündelik gerçeklikten kopar. Satıcıların özenle kurguladığı destansı bir anlatıya kilitlenir. Güvencesiz çalışmanın yarattığı gerilimler, yapısal eşitsizlik, borç batağı, şiddet, sosyal kesintiler ve siyasi krizler ikinci, hatta üçüncü plana itilir. Önemi azaldığından değil. Şov, bir kaçış anestezisi sunar. Aidiyet ve zafer yanılsaması vadeder. O yüzden hepsi unutulur.
Futbol tüketicisi gündelik hayatında kendisini etkileyen ekonomik süreçler üzerinde hiçbir denetime sahip değildir. Ama milli takımla kurduğu sembolik özdeşleşme sayesinde uğruna servetler ödediği bir şeyin belirleyici parçası olduğunu hisseder. Gel gelelim bu özdeşleşmenin aracıları şirketler, küresel markalar, finans çevreleri ve top oynama işini milyarlarca dolarlık bir ticarete dönüştürmüş kurumlardır.
Böylece dev bir ideolojik aygıtın elinde insanların haklı duyguları siyaseten işlevsiz bir enerjiye dönüşür. Onların bu ‘dünya kupası’ sadece dikkati başka yöne çekmez. Aynı zamanda toplumsal duyarlılığı da yeniden düzenler. Kolektif heyecan, medya tekellerinin denetiminde önceden yazılmış bir senaryoyla yönetilir. Her maç kahramanlar, hainler, mucizeler ve trajedilerle örülü bir anlatıya dönüşür. Amaç seyirciyi sürekli bir duygusal coşkunluk halinde tutmaktır.
Tam öfori anında tüketim vaadiyle mutluluk satan reklamlar girer devreye. Yayınlar futbolcuları modern mitlere dönüştüren eski görüntüleri tekrar tekrar gösterir. Devletler de bu coşkuyu fırsatçı milliyetçilikleri körüklemek ve içi boş yurtseverlik nutuklarını piyasaya sürmek için kullanır. Anestezi tutar. Çünkü kolektif coşku aslında kendi hayatını dönüştürmek için değil, denetimi dışındaki bir şovu edilgen biçimde izlemek için bir araya gelen bir topluluğun taklidini yaratır.
Üstelik bu futbol anestezisi sembolik ikame mekanizmasıyla çalışır. Milli takımın zaferi o halkın maddi hayatında hiçbir şey değişmese de ‘halkın zaferi’ diye sunulur. Zafer dediğin şey aslında sembolik bir teselliye dönüşür. Hoşnutsuzluğu törpüler, insanın sokağa çıkıp itiraz etme isteğini azaltır. Bu anlamda dünya kupası somut hiçbir dönüşüme yol açmayan kolektif bir keyif anını yönetir. Turnuva bittiğinde o hayal kırıklığını geri dönüştürür ve dört yıl sonra aynı döngünün yeniden başlamasına zemin hazırlar. Bu arada kamusal alanı futbola dair ideolojik ürünlerle doldurup taşırırlar: Bitmek bilmez analizler, tekrarlar, anekdotlar, yapay polemikler, duygusal kurgular, kamufle edilmiş pazarlama taktikleri...
Bu kasıtlı abartı eleştirel mesafeyi korumayı neredeyse imkansızlaştıran bir ortam yaratır. Futbolla ilgilenmeyenler bile toplumsal sohbeti belirleyen bu sembolik akışa kapılır. Reyting mantığı duyarlılığın mantığı haline gelir. Kolektif kanaat de şovu finanse eden markaların, sponsorların ve şirketlerin ihtiyaçlarına göre şekillenir.
Bu anestezi bir ‘eşitlik’ yanılsamasıyla da işler. Dünya kupası boyunca “Bütün uluslar eşit koşullarda yarışıyor” ısrarı sürdürülür. Sanki sportif rekabet gezegendeki ekonomik, siyasi ve teknolojik eşitsizlikleri sihirli bir şekilde ortadan kaldırıyormuş gibi! Her ülkenin ‘sürpriz yapabileceği’ bir senaryo sunulur. Oysa gerçekte profesyonel futbolun ekonomik yapısı küresel sistemin eşitsizliklerini birebir yeniden üretir. Tarihsel olarak hep aynı ülkeler egemendir. Aynı ekonomik güçler kulüpleri kontrol eder. Aynı şirketler olağanüstü kârlar elde eder. Şov, bu asimetrileri ‘spor şöleni’ parıltısının altına gizler. Eşitsiz bir yapıyı görünüşte demokratik bir gösteriye dönüştürür.
Bu da şovun o parlak yüzeyinin arkasını görebilen bir bakış gerektirir. Onu ayakta tutan ekonomik, politik ve psikolojik mekanizmaları enine boyuna sorgulamak şarttır. Ancak böyle bir kavrayışla oyunu kolektif bir deneyim olarak yeniden değerlendirecek bir kültürel pratik önerilebilir. Yoksa oyun, toplumsal hoşnutsuzluğu nötralize etmek için tasarlanmış duygusal bir meta olarak kalmaya mahkumdur.
Şov tarafından uyuşturulmuş bir toplum yerine duygusal enerjisini dayanışma, toplumsal adalet mücadelesi ve daha onurlu yaşam biçimleri yaratma etrafında örgütleyen aktif topluluklar düşlemek gerekir. Asıl mesele, halkın tutkusunu siyasi bir güce dönüştürmektir. Yoksa bu tutku, şovu kutlarken uyuşturulma ihtiyacını doğuran koşulları daha da derinleştiren küresel bir mekanizmanın yakıtı olmaktan öteye geçemez.
Kolektif coşkunun bir parantez olmaktan çıkma ihtimali işte bu dönüşümde yatar. Ancak o zaman oyun yeniden halka ait olur. Şu an olansa şudur: Halklar astronomik meblağlar öder, o para bir avuç çıkarcının cebine gider ve karşılığında bir anestezi satın alır.
Çeviren: Kavel Alpaslan