İktisat teorisi kadar iktisat tarihine de eğildiğim için, dönemleri incelerken sadece krizler ya da darboğazlara bakmıyorum. Hangi dönemi inceliyorsam, o zamanın sanatçıları, fikir insanları hatta sporcuları üzerinden de çıkarımlar yapıyorum.
Bağnazlığı veya tutuculuğu karakteri sebebiyle geride bırakamayan ve teknoloji geliştirse de medenileşemeyen insanoğlunun radikal düşünmeyi ve yenilik getirmeyi cezalandırma biçimi değişti. Ancak siyasetin grupları kitlelere çevirme hevesi hiç değişmedi. Gruptan farklı olarak kitle, gerçeğin değil hoşuna giden hikayenin peşinde koşar. Hoşuna gitmeyen ne varsa yok etmeye çalışır. Eğer yok etmeye çalıştığı yeterince güçlü ise sonunda benimser. İşin özü şu ki, düşünce evrenin en önemli güç birimidir. Bu sebeple dünyanın her yerinde siyaset silahlardan değil daha çok düşünceden korkar. Şimdi meselenin özüne gelip işi sanata bağlayalım.
Ekonomi bozulduğunda yalnızca cüzdanlar küçülmez
Bazı sanatçıları sadece eserleriyle anlatmak yetmez. Onları anlamak için yaşadıkları ülkenin ekonomisine, siyasetinin sertliğine ve toplumun ruh hâline de bakmak gerekir. Çünkü ekonomi bozulduğunda yalnızca cüzdanlar küçülmez; sabır azalır, öfke büyür, farklı olana tahammül de zayıflar.
Astor Piazzolla ile Fikret Mualla bu yüzden sadece iki büyük sanatçı değil, iki ayrı toplum psikolojisinin aynasıdır. Piazzolla Arjantin’de tangoyu özgür bırakmak istedi. Fikret Mualla ise Türkiye’den Paris’e uzanan kırık hayatında, hiçbir kalıba sığmayan bir resim dili kurdu. Biri bandoneonla isyan etti, öteki renkle.
Piazzolla’nın Paris’e gidişi doğrudan Libertango yüzünden olmadı. Paris onun hayatına daha önce, 1954’te Nadia Boulanger ile çalıştığı dönemde girdi. O günlerde klasik besteci olmak istiyor, tangoyu biraz geride bırakmaya çalışıyordu. Boulanger ise ona kendi sesini gösterdi. Piazzolla tangolarından birini çalınca “işte sen busun” der gibi onu kendi köklerine geri çevirdi.
Arjantin’e döndüğünde artık eski tango kalıplarına sığmadı. Cazı, klasik müziği, kontrpuanı, şehrin gürültüsünü ve modern hayatın huzursuz ritmini tangoya kattı. Gelenekçiler bunu affetmedi. Ona “tangonun katili” diyenler çıktı. Çünkü Arjantin’de tango sadece müzik değildi; yoksulluğun, göçmenliğin, liman mahallelerinin, kayıp aşkların ve ulusal kimliğin sesiydi.
Bu tepkiyi Arjantin’in siyasal ve ekonomik çalkantısından ayrı düşünemeyiz. Darbeler, Peronizm tartışmaları, enflasyon, gelir kavgası ve sokak gerilimiyle yaşayan bir toplumda insanlar değişimden değil, kaybetmekten korkar. Gelecek güvensizleşince geçmişe daha sıkı sarılırlar. “Ekonomi zaten bozuluyor, bari tango değişmesin” duygusu biraz da buradan doğar.
Oysa Piazzolla tangoyu öldürmüyordu; onu yaşatmaya çalışıyordu. Çünkü yaşayan her şey değişir. Değişmeyen şey gelenek değil, vitrin süsü olur. 1974’te kaydedilen Libertango bu yüzden sadece bir beste değil, bir manifesto gibidir: Özgürlük ve tango. Piazzolla aslında “tangoyu seviyorsanız onu hapsetmeyin, bırakın nefes alsın” diyordu.
Fikret Mualla’nın hikâyesi başka bir coğrafyada, ama benzer bir sıkışmanın içinde ilerledi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye yoksulluktan çıkmaya, devletçilikle sanayileşmeye ve tek parti düzeni içinde modernleşmeye çalışıyordu. Ekonomi dar, imkânlar sınırlı, sanat piyasası zayıf, devletin kültür üzerindeki etkisi güçlüydü.
Böyle bir ortamda sanatçıdan çoğu zaman “terbiyeli modernlik” bekleniyordu. Cumhuriyet’i anlatacak, toplumu eğitecek, ölçülü olacak, fazla taşmayacaktı. Fikret Mualla gibi huzursuz, alaycı, kırılgan, öfkeli ve bohem bir insan için bu alan çok dardı.
Mualla sadece resim yapmıyordu; sinirlerini, yalnızlığını, öfkesini, parasızlığını ve içindeki çocuk tarafı kâğıda geçiriyordu. Paris kafelerini, sokakları, sirkleri, içenleri, eğlenenleri ve yalnız kalanları çizdi. Ama onun Paris’i turistik bir Paris değildi. Biraz sarhoş, biraz kırgın, biraz yoksul ve ayakta kalmaya çalışan bir Paris’ti.
Türkiye’de huzur bulamadı. Ruhsal sıkıntılar yaşadı, hastane günleri oldu, geçim derdi çekti, çevresiyle çatıştı. 1939’da Paris’e gittiğinde sadece başka bir şehre gitmedi; onu daraltan iklimden de uzaklaşmaya çalıştı. Ama Paris de onu tamamen kurtarmadı. Orada da yoksulluk, yalnızlık ve resimlerini değerinin çok altında satmanın acısı vardı.
Piazzolla ile Mualla’yı yan yana koyunca ortak bir gerçek ortaya çıkıyor: Ekonomik şartlar sertleşince toplumun psikolojisi de sertleşir. İnsanlar daha çabuk yargılar. Devletler daha çok kontrol etmek ister. Kültür “doğru çizgiye” çekilir. Sanatçıdan da fazla soru sormaması, fazla taşmaması, fazla rahatsız etmemesi beklenir.
Oysa büyük sanat çoğu zaman tam da bu rahatsızlıktan doğar.
Piazzolla, Arjantin’in “tango böyle kalmalı” diyen ruhuna karşı çıktı. Fikret Mualla ise Türkiye’nin ve sonra Paris’in “sanatçı dediğin biraz derli toplu olur” beklentisine sığmadı. Biri geleneğin bağnazlığıyla, öteki toplumun düzgünlük takıntısıyla kavga etti.
Bu yalnızca onların hikâyesi değil. Stravinsky’nin Bahar Ayini ilk sahnelendiğinde seyirci ayaklandı. Bob Dylan elektrik gitarla sahneye çıkınca folk müziğin bekçileri onu yuhaladı. Miles Davis cazı elektrikli döneme taşıyınca “cazı bozuyor” dediler. Her dönemde birileri sanatın kapısına dikilip “buradan öteye geçilmez” dedi. Sonra biri geldi ve geçti.
Çizgi dışı olmak hâlâ pahalı
Bugün de çok farklı değil. Sosyal medya çizgi dışı insanlara görünürlük sağlıyor, ama aynı hızla dışlama da üretiyor. Bir sporcu fazla politik konuştu diye, bir sanatçı piyasanın beklentisine uymadığı için, bir müzisyen türlerin sınırını bozduğu için kolayca hedef olabiliyor. Eskiden dışlama kurumların kapısında yaşanırdı; bugün bazen kalabalıkların öfkesinde, algoritmaların sessizliğinde, sponsorların korkusunda yaşanıyor.
Demek ki çizgi dışı olmak hâlâ pahalı. Sadece bedeli değişti.
Piazzolla yaşarken çok hırpalandı ama bugün tango onun açtığı kapıdan dünyaya konuşuyor. Fikret Mualla yoksulluk ve yalnızlık içinde yaşadı ama bugün Türk resminin en özgün seslerinden biri olarak anılıyor. İkisinin hikâyesinde insanın içini burkan taraf şu: Haklı çıktılar, ama haklı çıktıklarını huzurla görecek kadar rahat yaşayamadılar.
Ekonomi ve siyaset meraklıları için bu iki hikâye çok öğretici. Krizler sadece piyasaları bozmaz, toplumun ruhunu da gerer. Siyasal baskılar sadece kurumları değil, hayal gücünü de daraltır. Hayal gücü daralan toplumlar farklı insanları daha kolay dışlar. Oysa geleceği çoğu zaman tam da o dışlananlar taşır.
Piazzolla tangoyu özgür bıraktı. Fikret Mualla resmi kendi yarasının rengine boyadı. Biri bandoneonla, öteki fırçayla aynı şeyi söyledi: "Beni kalıba sokmayın."
Bugün hâlâ aynı soruyla karşı karşıyayız: Çizgi dışı insanları sorun olarak mı göreceğiz, yoksa toplumun kendini yenileme ihtimali olarak mı? Çünkü ilerleme çoğu zaman uslu insanların değil, huzursuz insanların omzunda yürür.
Belki de bize düşen, o huzursuz insanları yaşarken anlamaya biraz daha erken başlamak. Bu da sade vatandaşı daha fazla eğitimle tanıştırarak olur. Zaten demokrasi de ancak ve ancak bu şekilde daha verimli olur. Çünkü avantajlı kesimlerin kendi istek ve arzularını hatta zevklerini topluma dayatmaları böylelikle engellenmiş olur. Gerçekten demokrasi o zaman tecelli eder.