Tüketim ve yatırım harcamalarındaki frenleme ithalat talebini de aşağı çekiyor. Cari açıktaki gerilemenin bir bölümü bu nedenle ortaya çıkıyor olabilir. Eğer iyileşme büyük ölçüde talep daralmasından kaynaklanıyorsa, bunun kalıcı bir başarı hikayesi olarak görülmesi mümkün değil.
Türkiye ekonomisinin en hassas göstergelerinden biri olan cari işlemler dengesi, son yıllarda yeniden iyileşme sinyalleri veriyor. Cari açığın milli gelire oranı geçen yıl yüzde 1,9 düzeyinde gerçekleşti. Bu tarihsel ortalamamalarımızın çok altında bir orandı.
Merkez Bankası’nın açıkladığı verilere göre Nisan 2026’da cari işlemler hesabı 5,7 milyar dolar açık verdi. İlk bakışta yüksek görünen bu rakama rağmen yıllıklandırılmış cari açık 37 milyar dolara gerileyerek Eylül 2025’ten bu yana ilk kez düşüş kaydetti. Yılın ilk çeyreği itibarıyla cari açık milli gelir oranı ise yüzde 2,4 seviyesinde bulunuyor. Geçen yıla göre bir artış var ama artmış haliyle bile hâlâ Türkiye’nin tarihsel ortalamalarının altında.
Bu tablo doğal olarak “Türkiye’nin kronik cari açık sorunu gerçekten çözülüyor mu?” sorusunu akla getiriyor.
Bu soruya kesin bir yanıt vermek için henüz erken. Çünkü cari açıktaki iyileşmenin ne kadarının yapısal dönüşümden ne kadarının ekonomideki yavaşlamadan kaynaklandığını ayırt etmek kolay değil. Yapısal dönüşüm oldu mu, olduysa ne ölçüde oldu? Bundan da emin değiliz ama Türkiye ekonomisinin geçmiş tecrübesi bu konuda bize bazı ipuçları veriyor.
Cari açık ve büyüme arasındaki tarihsel ilişki
Bu konuda son 10 yılda yapılan analizler Türkiye’nin büyüme modeli ile cari açık arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Bu analizlere göre Türkiye uzun yıllardır büyümek için dış tasarruflara ihtiyaç duyuyor; iç tasarruflar yatırımları finanse etmeye yetmiyor. Bu nedenle ekonomi büyüdüğünde cari açık artıyor, cari açığın daraldığı dönemler ise çoğu zaman ekonomik durgunluk ya da kriz yıllarına denk geliyor. 1994, 1999, 2001 ve 2019 bunun en belirgin örnekleri.
Bugün de benzer bir durumla karşı karşıya olup olmadığımızı dikkatle izlemek gerekiyor. Çünkü son iki yıldır uygulanan sıkı para politikası iç talebi belirgin şekilde yavaşlattı. Tüketim ve yatırım harcamalarındaki frenleme ithalat talebini de aşağı çekiyor. Cari açıktaki gerilemenin bir bölümü bu nedenle ortaya çıkıyor olabilir. Eğer iyileşme büyük ölçüde talep daralmasından kaynaklanıyorsa, bunun kalıcı bir başarı hikayesi olarak görülmesi mümkün değil.
İhracatta yüksek teknolojinin payı artıyor mu?
Öte yandan yapısal tarafta da bazı olumlu işaretler bulunuyor. Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın da sık sık vurguladığı gibi Türkiye’nin ihracat pazarlarını çeşitlendirmesi, ürün yelpazesini genişletmesi ve teknolojik kapasitesini artırması dış denge açısından önemli avantajlar sağlıyor. Küresel tedarik zincirlerinde yaşanabilecek yeni kırılmaların Türkiye’yi yeniden güvenilir üretim ve lojistik merkezi haline getirme potansiyeli de bulunuyor.
Ancak asıl mesele ihracatın niteliğinde yatıyor. Türkiye’nin cari açık sorununu kalıcı biçimde çözebilmesi için yüksek katma değerli üretim ve ihracat kapasitesini artırması gerekiyor. Geçmişteki birçok yazıda da altını çizdiğimiz yapısal problem hâlâ büyük ölçüde geçerliliğini koruyor. Yani, Türkiye yüksek ve orta-yüksek teknolojili ürünleri ithal ederken, daha düşük teknoloji yoğunluklu ürünleri ihraç ediyor. Başka bir ifadeyle pahada ağır ürünleri satın alıyor, pahada görece hafif ürünleri satıyor.
Bu nedenle bu hafta açıklanan sanayi üretim verileri ayrıca dikkat çekiciydi. TÜİK verilerine göre imalat sanayii üretimi nisan ayında yıllık yüzde 6,8, aylık bazda ise yüzde 4,4 arttı. Daha da önemlisi bu büyümenin lokomotifi orta-yüksek ve yüksek teknolojili sektörler oldu. Yüksek teknolojili ürünlerde üretim yıllık yüzde 36,8 artarken, orta-yüksek teknolojili ürünlerdeki artış yüzde 15,6’ya ulaştı.
İHA ve SİHA etkisi
Ancak burada da verileri dikkatle okumak gerekiyor. Gazetemiz yazarı Alaattin Aktaş’ın önceki günkü değerlendirmesine göre söz konusu performansın önemli bölümü “diğer ulaşım araçları imalatı” kaleminden kaynaklanıyor. Alaattin, bu grubun ağırlıklı olarak İHA ve SİHA üretimini içerdiğini belirtiyor. Nitekim bu kalemde üretim geçen yılın aynı ayına göre yüzde 92’nin üzerinde arttı ve imalat sanayindeki büyümeye tek başına 2,8 puan katkı yaptı.
Bu durum iki farklı gerçeği aynı anda ortaya koyuyor. Birincisi, Türkiye savunma sanayii ve ileri teknoloji alanlarında önemli bir üretim kapasitesi oluşturmaya başladı. Bu kapasite ihracatın teknoloji içeriğini yükseltme potansiyeli taşıyor. İkincisi ise teknolojik dönüşümün henüz ekonominin geneline yayılmış bir karakter kazanmamış olması. Sanayi üretimindeki güçlü görünümün önemli kısmı birkaç sektörün performansından kaynaklanıyor.
Özetle, cari açık tarihsel ortalamaların altında seyrediyor ve bu olumlu bir gelişme. Ancak bunun kalıcı bir yapısal dönüşümün sonucu mu, yoksa ekonomideki yavaşlamanın geçici bir yansıması mı olduğu henüz netleşmiş değil. Bu sorunun cevabını önümüzdeki dönemde ihracatın teknoloji düzeyi, sanayi üretiminin sektörel yaygınlığı ve büyüme hızının seyri verecek. Türkiye’nin gerçek başarısı, sadece düşük büyüme dönemlerinde değil, güçlü büyürken de ödemeler dengesinde düşük cari açık verebildiği gün başlayacak.